25 Nisan 2017 Salı

Hoppe: Neden kötü adam hükmeder?

Ekonomi-politikte en fazla kabul görmüş öneri şu şekildedir: Tüketici açısından her tekel (monopol) kötüdür. Tekel, klasik anlamıyla, bir ürünü üreten tek bir tüketiciye özel ayrıcalıklar sağlanmasıdır, örneğin herhangi bir ürün bandında piyasaya giriş serbestliği olmamasıdır. Bir başka deyişle, yalnızca bir firma (A), belirli bir ürünü (X) üretebilir.
Herhangi bir tekel tüketici için kötüdür, çünkü bu belirli bir ürünün üretiminde, yeni üreticilerin piyasaya girmesini engeller, bu sebeple tekelin X ürünü için fiyatı normalde olması gerektiğinden daha yüksek ve kalitesi de normalde olması gerektiğinden daha düşük olacaktır.
Bu basit gerçek, klasik, monarşik devletler veya prenslikler karşısında demokratik yönetimler adına sıkça hatırlatılır.
Bunun nedeni, demokrasilerde devlet aygıtına girişin serbest olmasıdır -herhangi biri başbakan veya başkan olabilir- monarşilerde ise bu giriş kral ve soyu dahilindekilerle kısıtlanmıştır.
Ancak demokrasi lehine olan bu argüman ölümcül derecede kusurludur. Serbestlik her zaman iyi değildir. Piyasaya giriş serbestliği ve rekabet, malların (goods) üretiminde iyi bir şeydir ancak kötü şeylerin (bads) üretiminde iyi bir şey değildir.
İşkence ve masumları öldürmede piyasaya giriş serbestliği veya sahtekarlık ve dolandırıcılık alanında rekabet iyi değildir, hatta kötüden de fazlasıdır.

O halde devlet, nasıl bir faaliyettir?
Cevap: Ürettiği ürünleri gönüllü alıcılara satan alışılmış bir iş kolu değildir. Aksine hırsızlık ve el koyma -vergilendirme ve dolandırıcılık anlamında- çalıntı malları koruma üzerine kurulmuş bir iştir.
Bu nedenle, devlete (yönetime) giriş serbestliği iyi bir şey ortaya çıkartmaz. Aksine, durumu kötünün de kötüsü bir hale sokar, kötülükleri geliştirir.
İnsanlar, insan olduğundan ve mülkiyet oluştuğundan beri, her toplumda birbirlerine imrenir. Bazı insanlar bundan diğerlerine oranla daha fazla etkilenir, ancak bireyler genellikle bu duygularla hareket etmemeyi öğrenir ve hatta bu fikirleri içinde barındırdığı için kendinden utanç duyar.
Genellikle sadece birkaç birey diğerlerinin mallarına karşı olan bu arzuyu bastırmakta başarısız olur ve kendi toplumu tarafından suçlu muamelesi görebilir ve fiziksel cezalar ile korkutulur.
Prensliklerde sadece bir kişi (prens) bir başkasının malına duyduğu arzu karşısında yasal bir eylem gerçekleştirebilir bu sebeple kendisi potansiyel bir tehlike ve kötüdür. Ancak, toplumun tüm bireyleri başka bir insanın mallarının yeniden dağıtımını (redistribution) utanç verici ve ahlaksızca bir davranış olarak gördüğünden, prensin de bu konudaki arzusu sınırlıdır. Bu nedenle prensin her hareketi yüksek bir şüpheyle izlenir. Bunun aksine, devlet yönetimine giriş serbestliği ile herhangi biri başkalarının mallarına olan arzusunu açıkça ifade etmekte özgürdür. Daha önce ahlaksızlık olarak değerlendirilen ve bu nedenle bastırılan duygular artık meşru bir duygu halini alır.
Herkes artık açıkça demokrasi adı altında bir başkasının malına göz koyabilir ve devlet yönetimine girebilen herkes bir başkasının malına karşı olan bu arzusu doğrultusunda hareket edebilir. Bu sebeple demokrasilerde herkes bir tehdit haline gelir.
Sonuç olarak, başkalarının mallarına karşı olan bu anti-sosyal ve utanç verici olmasına rağmen popüler arzu, demokratik şartlarda sistematik olarak güçlenmiştir.
Her talep, ifade özgürlüğünün özel koruması altında deklare edilmesi halinde meşrudur. Her şey dile getirilebilir, her şey hakkında hak iddia edilebilir ve her şey kapışılabilir.
En güvenilir sanılan özel mülkiyetler dahi bu yeniden dağıtım taleplerinden muaf değildir.
Daha da kötüsü, seçimlere tabi olmak kaydıyla, başkalarının mallarına el koymada az veya hiçbir engelleme olmayan bir toplumun bazı üyeleri, yani alışılmış ahlaki sınırları tanımayan ve birbiriyle uyumsuz popüler talepleri çoğunluklarla birleştirebilen en başarılı kişiler (verimli demogoglar), devletin içine girmeye ve en tepesine yükselmeye yatkın olurlar.
Bunun neticesinde durum eskisinden de daha kötü bir hale gelir.
Tarihsel olarak bir prensin seçimi bir kaza vasıtasıyla, asil olarak doğmasıyla gerçekleşir ve tek yeterliliği de kendinden sonraki prensi yetiştirmesi, hanedanın, statünün ve mülklerinin koruyucusu olmasıdır.
Bu elbette prensin kötü veya tehlikeli biri olmayacağının garantisini vermez. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; birincil görevi olan hanedanı korumada başarısız olan, ülkeyi mahveden, sivil huzursuzluğa, kargaşa ve kavgaya sebep olan, veya hanedanlığın soyunun tükenmesine sebep olan prensler süratle nötralize edilmiş veya diğer bir aile bireyi tarafından suikaste uğrama ihtimali ile karşılaşmıştır.
Her halükarda, bu doğum kazası ve yetiştirme tarzı prensin kötü veya tehlikeli biri olma ihtimalini engellemeyecek olmakla beraber, aynı zamanda bu asil doğum kazası ve prensin eğitimi prensin zararsız bir amatör ve hatta iyi ve ahlaklı olmasını da engellemez.
Bunun aksine, genel seçimler vasıtasıyla devlet yöneticilerinin seçilmesi, iyi veya zararsız bir kişinin en yükseklere çıkmasını da neredeyse imkansız kılar. Başbakan veya başkanlar, ahlaki sınırları olmayan, verimliliği kanıtlanmış iyi birer demagog olmaları nedeniyle seçilir.
Bu sebeple demokrasi, sadece kötü ve tehlikeli insanların devletlerin en tepesine yükselmesini aslında garanti eder. Doğrusu, özgür politik rekabetin sonucu olarak, bu yükselişi gerçekleştiren kişiler gitgide daha kötü ve tehlikeli bireyler haline gelmekle beraber, geçici ve değiştirilebilir olmaları neticesinde bu devlet bekçileri çok nadiren suikaste maruz kalırlar.
Bu bağlantıyı kurmada H.L.Mencken’den bir alıntı yapmaktan daha iyisi olamaz:
Politikacılar,diye başlayarak karakteristik nüktedanlığını gösterir, “demokratik devletlerde hiç olmasa da çok nadiren erdem (devlet makamına) gelir. Bazen, yalnızca bir tür mucizenin sonucu olarak böyle bir şey gerçekleşir.
Politikacıların seçilme nedenleri, normalde pek çok farklı nedene bağlıdır, en büyük neden ise, basitçe, entelektüellikten yoksun kişileri etkileme ve büyüleme gücüdür
İçlerinden herhangi biri ülkenin durumu, iç ve dış ilişkiler hakkında çıplak gerçeği, doğruları ama yalnızca doğruları söylemeye cesaret edebilir mi?
İçlerinden biri tutmayacağı -kimsenin de tutamayacağı- sözler vermekten kaçınır mı?
İçlerinden biri, her ne kadar bariz olsa da, toplum içinde kümelenmiş ince ince yükselen çamurun içinde yuvarlanan moron topluluklarını uyaracak veya kendinden soğutmak pahasına mutlak bir doğruyu dile getirecek, umuda karşı umutlandırabilecek midir?
Cevap: belki başlangıçta bir kaç hafta
Ancak konu tam olarak bağlandıktan sonra veya mücadelenin ciddi olarak içinde oldukları zamanlarda değil. Ülkedeki her adama, her kadına ve her çocuğa, her biri ne isterse söz vereceklerdir. Tüm toprakları dolaşıp, zengini fakirleştirmek, çaresize çare olmak, yardımsıza yardımcı olmak, deşifre olamayanı deşifre etmek, yanabileceği yanmaz kılma şansını ararlar. Hakkında konuşmak vasıtasıyla siğilleri iyileştirecek, kimsenin kazanmasına gerek olmayan paralarla ulusal borçları ödeyeceklerdir. İçlerinden biri, iki kere ikinin beş yaptığını gösterecek, bir diğeri altı, on, yirmi, vs yaptığını kanıtlayacaktır. Kısacası makam için kendini karakterlerinden soyutlayacak, mantıklı, samimi ve dürüst gözüküp, oyları bağlamak için eğilip bükülecektir. Zamanı geldiğinde, bir kısmının bilmediğini farz etsek dahi sonunda hepsinin öğreneceği, demokrasilerde bütün bunların mantıklı konuşarak değil aksine tamamen boş konuşarak başarilabildiği, oyların bağlanabildiğidir.
Pek çoğu aslında şamata bitmeden kendilerini de ikna edecektir.
Her kim en az şeyi sunma ihtimaline karşı en çok sözü verirse, kazanan da o olacaktır.”

Hans-Hermann Hoppe
Çeviri: Caner Baykal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder