25 Nisan 2017 Salı

Hoppe: Neden kötü adam hükmeder?

Ekonomi-politikte en fazla kabul görmüş öneri şu şekildedir: Tüketici açısından her tekel (monopol) kötüdür. Tekel, klasik anlamıyla, bir ürünü üreten tek bir tüketiciye özel ayrıcalıklar sağlanmasıdır, örneğin herhangi bir ürün bandında piyasaya giriş serbestliği olmamasıdır. Bir başka deyişle, yalnızca bir firma (A), belirli bir ürünü (X) üretebilir.
Herhangi bir tekel tüketici için kötüdür, çünkü bu belirli bir ürünün üretiminde, yeni üreticilerin piyasaya girmesini engeller, bu sebeple tekelin X ürünü için fiyatı normalde olması gerektiğinden daha yüksek ve kalitesi de normalde olması gerektiğinden daha düşük olacaktır.
Bu basit gerçek, klasik, monarşik devletler veya prenslikler karşısında demokratik yönetimler adına sıkça hatırlatılır.
Bunun nedeni, demokrasilerde devlet aygıtına girişin serbest olmasıdır -herhangi biri başbakan veya başkan olabilir- monarşilerde ise bu giriş kral ve soyu dahilindekilerle kısıtlanmıştır.
Ancak demokrasi lehine olan bu argüman ölümcül derecede kusurludur. Serbestlik her zaman iyi değildir. Piyasaya giriş serbestliği ve rekabet, malların (goods) üretiminde iyi bir şeydir ancak kötü şeylerin (bads) üretiminde iyi bir şey değildir.
İşkence ve masumları öldürmede piyasaya giriş serbestliği veya sahtekarlık ve dolandırıcılık alanında rekabet iyi değildir, hatta kötüden de fazlasıdır.

O halde devlet, nasıl bir faaliyettir?
Cevap: Ürettiği ürünleri gönüllü alıcılara satan alışılmış bir iş kolu değildir. Aksine hırsızlık ve el koyma -vergilendirme ve dolandırıcılık anlamında- çalıntı malları koruma üzerine kurulmuş bir iştir.
Bu nedenle, devlete (yönetime) giriş serbestliği iyi bir şey ortaya çıkartmaz. Aksine, durumu kötünün de kötüsü bir hale sokar, kötülükleri geliştirir.
İnsanlar, insan olduğundan ve mülkiyet oluştuğundan beri, her toplumda birbirlerine imrenir. Bazı insanlar bundan diğerlerine oranla daha fazla etkilenir, ancak bireyler genellikle bu duygularla hareket etmemeyi öğrenir ve hatta bu fikirleri içinde barındırdığı için kendinden utanç duyar.
Genellikle sadece birkaç birey diğerlerinin mallarına karşı olan bu arzuyu bastırmakta başarısız olur ve kendi toplumu tarafından suçlu muamelesi görebilir ve fiziksel cezalar ile korkutulur.
Prensliklerde sadece bir kişi (prens) bir başkasının malına duyduğu arzu karşısında yasal bir eylem gerçekleştirebilir bu sebeple kendisi potansiyel bir tehlike ve kötüdür. Ancak, toplumun tüm bireyleri başka bir insanın mallarının yeniden dağıtımını (redistribution) utanç verici ve ahlaksızca bir davranış olarak gördüğünden, prensin de bu konudaki arzusu sınırlıdır. Bu nedenle prensin her hareketi yüksek bir şüpheyle izlenir. Bunun aksine, devlet yönetimine giriş serbestliği ile herhangi biri başkalarının mallarına olan arzusunu açıkça ifade etmekte özgürdür. Daha önce ahlaksızlık olarak değerlendirilen ve bu nedenle bastırılan duygular artık meşru bir duygu halini alır.
Herkes artık açıkça demokrasi adı altında bir başkasının malına göz koyabilir ve devlet yönetimine girebilen herkes bir başkasının malına karşı olan bu arzusu doğrultusunda hareket edebilir. Bu sebeple demokrasilerde herkes bir tehdit haline gelir.
Sonuç olarak, başkalarının mallarına karşı olan bu anti-sosyal ve utanç verici olmasına rağmen popüler arzu, demokratik şartlarda sistematik olarak güçlenmiştir.
Her talep, ifade özgürlüğünün özel koruması altında deklare edilmesi halinde meşrudur. Her şey dile getirilebilir, her şey hakkında hak iddia edilebilir ve her şey kapışılabilir.
En güvenilir sanılan özel mülkiyetler dahi bu yeniden dağıtım taleplerinden muaf değildir.
Daha da kötüsü, seçimlere tabi olmak kaydıyla, başkalarının mallarına el koymada az veya hiçbir engelleme olmayan bir toplumun bazı üyeleri, yani alışılmış ahlaki sınırları tanımayan ve birbiriyle uyumsuz popüler talepleri çoğunluklarla birleştirebilen en başarılı kişiler (verimli demogoglar), devletin içine girmeye ve en tepesine yükselmeye yatkın olurlar.
Bunun neticesinde durum eskisinden de daha kötü bir hale gelir.
Tarihsel olarak bir prensin seçimi bir kaza vasıtasıyla, asil olarak doğmasıyla gerçekleşir ve tek yeterliliği de kendinden sonraki prensi yetiştirmesi, hanedanın, statünün ve mülklerinin koruyucusu olmasıdır.
Bu elbette prensin kötü veya tehlikeli biri olmayacağının garantisini vermez. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; birincil görevi olan hanedanı korumada başarısız olan, ülkeyi mahveden, sivil huzursuzluğa, kargaşa ve kavgaya sebep olan, veya hanedanlığın soyunun tükenmesine sebep olan prensler süratle nötralize edilmiş veya diğer bir aile bireyi tarafından suikaste uğrama ihtimali ile karşılaşmıştır.
Her halükarda, bu doğum kazası ve yetiştirme tarzı prensin kötü veya tehlikeli biri olma ihtimalini engellemeyecek olmakla beraber, aynı zamanda bu asil doğum kazası ve prensin eğitimi prensin zararsız bir amatör ve hatta iyi ve ahlaklı olmasını da engellemez.
Bunun aksine, genel seçimler vasıtasıyla devlet yöneticilerinin seçilmesi, iyi veya zararsız bir kişinin en yükseklere çıkmasını da neredeyse imkansız kılar. Başbakan veya başkanlar, ahlaki sınırları olmayan, verimliliği kanıtlanmış iyi birer demagog olmaları nedeniyle seçilir.
Bu sebeple demokrasi, sadece kötü ve tehlikeli insanların devletlerin en tepesine yükselmesini aslında garanti eder. Doğrusu, özgür politik rekabetin sonucu olarak, bu yükselişi gerçekleştiren kişiler gitgide daha kötü ve tehlikeli bireyler haline gelmekle beraber, geçici ve değiştirilebilir olmaları neticesinde bu devlet bekçileri çok nadiren suikaste maruz kalırlar.
Bu bağlantıyı kurmada H.L.Mencken’den bir alıntı yapmaktan daha iyisi olamaz:
Politikacılar,diye başlayarak karakteristik nüktedanlığını gösterir, “demokratik devletlerde hiç olmasa da çok nadiren erdem (devlet makamına) gelir. Bazen, yalnızca bir tür mucizenin sonucu olarak böyle bir şey gerçekleşir.
Politikacıların seçilme nedenleri, normalde pek çok farklı nedene bağlıdır, en büyük neden ise, basitçe, entelektüellikten yoksun kişileri etkileme ve büyüleme gücüdür
İçlerinden herhangi biri ülkenin durumu, iç ve dış ilişkiler hakkında çıplak gerçeği, doğruları ama yalnızca doğruları söylemeye cesaret edebilir mi?
İçlerinden biri tutmayacağı -kimsenin de tutamayacağı- sözler vermekten kaçınır mı?
İçlerinden biri, her ne kadar bariz olsa da, toplum içinde kümelenmiş ince ince yükselen çamurun içinde yuvarlanan moron topluluklarını uyaracak veya kendinden soğutmak pahasına mutlak bir doğruyu dile getirecek, umuda karşı umutlandırabilecek midir?
Cevap: belki başlangıçta bir kaç hafta
Ancak konu tam olarak bağlandıktan sonra veya mücadelenin ciddi olarak içinde oldukları zamanlarda değil. Ülkedeki her adama, her kadına ve her çocuğa, her biri ne isterse söz vereceklerdir. Tüm toprakları dolaşıp, zengini fakirleştirmek, çaresize çare olmak, yardımsıza yardımcı olmak, deşifre olamayanı deşifre etmek, yanabileceği yanmaz kılma şansını ararlar. Hakkında konuşmak vasıtasıyla siğilleri iyileştirecek, kimsenin kazanmasına gerek olmayan paralarla ulusal borçları ödeyeceklerdir. İçlerinden biri, iki kere ikinin beş yaptığını gösterecek, bir diğeri altı, on, yirmi, vs yaptığını kanıtlayacaktır. Kısacası makam için kendini karakterlerinden soyutlayacak, mantıklı, samimi ve dürüst gözüküp, oyları bağlamak için eğilip bükülecektir. Zamanı geldiğinde, bir kısmının bilmediğini farz etsek dahi sonunda hepsinin öğreneceği, demokrasilerde bütün bunların mantıklı konuşarak değil aksine tamamen boş konuşarak başarilabildiği, oyların bağlanabildiğidir.
Pek çoğu aslında şamata bitmeden kendilerini de ikna edecektir.
Her kim en az şeyi sunma ihtimaline karşı en çok sözü verirse, kazanan da o olacaktır.”

Hans-Hermann Hoppe
Çeviri: Caner Baykal

Hoppe: Devlet neden paranın kontrolünü ister?

Düşünün ki devletin komutası sizde, her türlü anlaşmazlıkta bölgesel bir tekel olarak nihai karar mekanizmasısınız, buna devlet ve devlet memurları ile olan anlaşmazlıklar da dahil ve vergi toplama hakkını da içermekte, yani vatandaşlarınızın size nihai karar verici olarak, görevinizi sürdürmeniz için ödemesi gereken fiyatı, tek taraflı olarak belirlemektesiniz.
Bu sınırlar altında hareket etmek -daha doğrusu bir sınırın olmaması- politikayı ve politik eylemleri teşkil eder ve politika (doğası gereği) her zaman için kötülük demektir. Elbette bu sizin gözünüzden böyle değildir, ama sizin en yüksek nihai karar mekanizması olmanız vatandaşın bakış açısından salt kötülüktür.
Tahmin edilebileceği gibi mevkinizi kullanarak diğer insanların kayıpları vasıtasıyla kendiniz zenginleşeceksiniz. Özellikle para ve banka politikalarınızda nasıl bir tutum takınacağınız tahmin edilebilir.
Diyelim ki hüküm sürdüğünüz bölgede ilkel takas aşılmış ve ticarette herkesin kabul ettiği bir meta, örneğin para kullanılmakta olsun.
İlk olarak, bilhassa neden para ve parasal konularla ilgilendiğinizi anlamak kolay.
Kanun koyucu olarak, prensipte neye isterseniz kanunen el koyarak kendinize kazanılmamış bir gelir elde edebilirsiniz.
Ama üretim ve tüketim mallarına kanunen el koymaktan ziyade doğal olarak paraya kanunen el koymayı tercih edersiniz. Çünkü para en kolay ve rahatça satılabilen ürünlerin başında gelir ve size gelirinizi her çeşit ürüne istediğiniz gibi harcama imkanı tanır.
İlk olarak ve en önemlisi halka empoze edeceğiniz vergiler, mülk vergisi veya gelir vergisi fark etmeksizin parasal vergilerdir. Dolayısıyla para-vergi gelirinizi maksimize etmek istersiniz.
Bunu yaparken hemen inatçı zorluklarla karşılaşırsınız. Sonuçta vergi gelirlerinizi arttırma girişiminiz bir noktada dirençle karşılaşır ve yüksek vergi oranları daha yüksek vergi gelirleri yerine daha düşük vergi gelirleri ile sonuçlanır.
Geliriniz -harcayabileceğiniz para- düşer, çünkü üreticiler artan vergi yükü nedeniyle daha az üretmeye başlar.
Bu durumda gelirlerinizi arttırmak veya en azından aynı seviyede tutmak için bir seçeneğiniz daha vardır, çeşitli fonlardan borç almak. Bu sebeple bankalara gidersiniz ve yine bu sebeplerden dolayı bankalara ve bankacılık sektörüne de ayrı bir ilginiz vardır.
Bankalardan borç almanız durumunda, bu bankalar otomatik olarak sizin gelecekteki durumunuz hakkında özel bir ihtimam gösterir ve gelecekte de piyasada olmanızı örneğin devletin sömürüye devam etmesini isterler.
Bankalar toplumlardaki büyük oyuncu olma eğiliminde olduklarından, böyle bir destek bilhassa önemlidir. Diğer tarafta olumsuz bir şey olarak, bankalardan borç almanız durumunda, geri ödeme dışında bir de üzerine faiz ödemek zorunda da kalırsınız.
Bu noktada kanun koyucu olarak ortaya çıkan soru, “Nasıl kendimi bu kısıtlamalardan kurtarabilirim?”dir. Örneğin; vergiye direnç neticesinde düşük vergi gelirleri ve borçlanma neticesinde bankalara ödenen faizler.
Probleminize nihai çözümü bulmak çok da zor değildir.
Vergi mükelleflerine, vergi gelirlerine ve bankalara olan bağımlılığınızdan, istediğiniz özgürlüğe, ancak kendinizi para üretiminde bölgesel bir tekel haline getirmek kaydıyla ulaşabilirsiniz. Böylece kendi bölgenizde sadece siz para üretiminde hak sahibi konuma gelirsiniz.
Ancak bu, o kadar yeterli değildir. Çünkü para normal bir ürün olarak kaldığı sürece üretimi pahalıdır, sizin için bir faydası olmadığı gibi aksine bir de üretim masraflarını karşılamak durumunda kalırsınız. Böylece ve daha önemlisi, tekel olma yetkinizi kullanıp, üretim giderlerini ve paranın kalitesini mümkün olan en düşük seviyeye hatta sıfıra çekmelisiniz.
Sonuçta kaliteli ve maliyetli altın ve gümüş para yerine değersiz kağıt parçalarının pratikte bedavaya üretilebildiğini ve para yerine geçtiğini görürsünüz.
(Normalde hiç kimse değersiz kağıt parçalarını ödeme olarak kabul etmez. Kağıt parçaları ancak bir hakka istinaden bir ödeme aracı olarak kabul edilir, örneğin mülkiyet hakkı. O halde hiçbir değeri olmayan kağıt parçalarını gerçek para olan kağıtlar ile değiştirmelisiniz!)
Rekabetçi koşullarda, örneğin herkesin neredeyse maliyetsiz bir şekilde para üretebildiği piyasalarda, para, marjinal gelirin marjinal maliyete eşit olduğu noktaya kadar üretilir, bu noktada paranın satın alma gücü de sıfıra yakın olur.
Bu nedenle zorunlu olarak, para üretiminin tekelleştirilmesi, para arzının kısıtlanması ve bu sayede hiper enflasyonun engellenmesi sağlanır ve paranın tümden piyasadan yok olması (gerçek paraya kaçış) engellenir.
Bir başka deyişle, tüm simyacıların ve destekçilerinin ulaşmak istediğini başarırsınız; pratikte hiçbir değeri olmayan bir şeyden, değerli bir şey ürettiniz (Satın alma gücü olan para).
Ne büyük bir başarı!

Size pratikte hiç bir maliyeti yok ve arkanızı döndüğünüz anda gerçekten değerli bir şeyler alabilirsiniz, örneğin bir ev veya bir Mercedes, ve tüm bu mucizelere sadece kendiniz için değil, birdenbire eskisinden çok daha fazlasına sahip olduğunuzu gören, arkadaşlarınız, eşiniz, dostunuz içinde ulaşabilirsiniz. (Sizin tekelinizin neden herkes için daha iyi olduğunu açıklayan pek çok ekonomist de dahil olmak üzere.)
Peki bunun sonuçları nelerdir? İlk olarak ve en önemlisi kağıt paranın, para dışındaki malların adet ve kalitesinde en ufak etkisinin olmamasıdır. Halen piyasada eskiden olduğu kadar mal vardır. Bu “daha fazla” paranın bir şekilde “Toplumsal Refahı” arttırdığı (Hepsi olmasa da pek çok ana akım ekonomistin öne sürdüğü gibi) kanısını çürütür.
Buna inanmak demek, herkesin önerdiği şekilde, ekonomik problemlerden kolay para politikası ile etkili ve sosyal sorumluluk alınarak çıkılabileceğine inanmaktır ki aynı zamanda sihire inanmaktır; taşlar -ve hatta kağıt- ekmeğe dönüşebilir.
Ayrıca bastığınız ilave paranın çifte etkisi olacaktır. Bir tarafta parasal fiyatlar olması gerekenden daha yüksek olacak diğer taraftan birim başına paranın satın alma gücü düşük olacaktır. Diğer bir deyişle enflasyon olacaktır.
Ancak ve daha önemlisi, artan para miktarı mevcut Toplumsal Refahı (Piyasadaki ürünlerin tümü) arttırmazken (veya azaltmazken), mevcut refahı da yeni basılan para ilk eline geçenler olarak siz ve arkadaşlarınız lehine yeniden paylaştıracaktır.
Siz ve arkadaşlarınız, diğerlerinin kayıpları neticesinde görece zenginleşirsiniz (Toplumsal refahtan daha büyük bir pay almak neticesinde).
Siz ve dostlarınız için problem, bu kurumun çalışmaması değildir. Siz ve dostlarınız lehine ve diğerlerinin aleyhine her zaman mükemmel çalışır. Tek yapmanız gereken hiper enflasyondan kaçınmaktır, çünkü böyle bir durumda insanlar paradan gerçek değerlere kaçacaktır ki bu sihirli değneğinizi sizden çalmaktır.
Tekelinizdeki kağıt paranın tek problemi (eğer varsa), bu durumun diğerleri tarafından anında fark edilmesi ve büyük çaplı bir soygun, suç olarak tanımlanmasıdır.
Ama bu problemin de üstesinden gelebilirsiniz, para arzını tekelleştirmek dışında kendinize bir banka kurar ve bankacılık sektörüne Merkez Bankası olarak girerek bu problemi de çözebilirsiniz.
Yoktan para yaratabildiğiniz için, yoktan kredi de yaratabilirsiniz. Hatta, yoktan kredi yaratabildiğiniz için (hiç birikim olmadan) herkesten çok daha düşük, hatta sıfır faizle (ve hatta negatif faizle) kredi sağlayabilirsiniz.
Bu yetenek sayesinde eskiden olduğu gibi bankalar ve bankacılık sektörüne olan bağımlılığınız ortadan kalkmakla kalmaz, siz bankaları kendinize bağımlı hale getirirsiniz ve böylece devlet ve bankalar arasında kalıcı bir anlaşma ve suç ortaklığı oluşturabilirsiniz.
Böylece kredi verme faaliyeti ve yatırımına katlanmanıza da gerek kalmaz. Bu görevi ve içinde barındırdığı riski güvenle ticari bankalara bırakabilirsiniz. Sizin ve Merkez Bankanızın yapması gereken yalnızca şudur; parayı yoktan var etmek ve bu parayı piyasa altı faiz oranları ile bankalara vermek. Bu sayede bankalara faiz ödemediğiniz gibi şimdi onlar size faiz ödemek durumunda kalır. Bankalar da buna karşılık olarak yeni oluşturulmuş bu krediyi iş arkadaşlarına nispeten daha yüksek (faiz farkından gelir elde etmek amacıyla) ama yine de alt piyasa faiz oranlarıyla sunar.
Buna ilave olarak bankaların size sadık çalışmasını sağlamak amacıyla sizin yarattığınız krediye ilave olarak bir miktar krediyi de kendilerinin yaratması yetkisini verebilirsiniz.
Peki bu para politikasının ne gibi sonuçları vardır? Sonuçları, büyük ölçüde gevşek para politikasıyla aynıdır.
İlk olarak gevşek kredi politikası da enflasyonisttir. Sirkülasyona sokulan daha çok para ile aksinde olması gerekenden daha yüksek fiyatlar ve paranın daha düşük satın alma gücü ortaya çıkar.
İkinci olarak ise; kredi genişlemesinin yine kalite ve miktar olarak mevcut piyasadaki ürünlere hiçbir etkisi yoktur. Miktarı ne arttırır ne de azaltır.
Daha fazla para sadece şu demektir: Daha fazla kağıt.
Toplumsal refahı zerre arttırmaz, arttıramaz.
Üçüncü olarak; kolay kredi, toplumsal refahın, siz, merkez bankası ve tekelinizdeki ticari bankalar lehine sistematik olarak tekrar paylaştırılmasına yol açar.
Pratikte sıfır maliyetli, yoktan var ettiğiniz para için (mevcut gelirlerinizden biriktirdiğiniz maliyetli paranın aksine) faiz geliri elde edersiniz, sizin maliyetsiz kredileriniz ile bankalar da aynı şekilde bir gelir elde ederler.
Siz ve bankacı arkadaşlarınız kazanılmamış gelirin üzerine oturursunuz. Siz ve bankalar ‘gerçek’ para tasarrufu yapanların kayıpları sonucunda zenginleşirsiniz (Ucuz kredileri piyasaya sürmenizin neticesinde olması gerekenden daha düşük faiz getirisine sahip olanlar).
Diğer taraftan kolay para basma ve harcama para politikaları ile kolay kredi politikaları arasında temel bir fark vardır.
İlk olarak, oldukça belirgin bir şekilde kolay kredi politikası üretim yapısını -kimin neyi ne kadar üreteceğini- değiştirir.
Merkez bankası patronu olarak siz, yoktan kredi yaratabilirsiniz. Gelirinizden tasarruf yapmak zorunda da değilsiniz, örneğin harcamalarınızı kısmak, parasal olmayan ürünleri almaktan kaçınmak durumunda değilsiniz. Bir başkasına borç veren her normal insanın yaptığı gibi
Yapmanız gereken sadece para basma makinelerinizi açmak ve tasarruf sahiplerinin piyasada istediği faiz oranlarını kırmaktır. Hibeli kredi vermek sizin açınızdan hiç bir kayba yol açmaz. Bu nedenle bu yapı çok ‘iyi’ dir.
Eğer işler yolunda giderse, kağıt yatırımınız artı faiz oranlarıyla size geri ödenir ve eğer işler yolunda gitmezse, bu durumda kayıplarınızı para üretiminde tekel olma hakkınızı kullanarak, her zaman ve herkesten daha kolay bir şekilde telafi edebilirsiniz. Bu kayıpları daha fazla basılmış kağıt (para) ile kapatırsınız.
Maliyet, gerçek ve şahsi hiçbir risk olmadığından, ayırım yapmaksızın, herkese, herhangi bir sebeple, kredibilitelerini veya yatırım planlarını dikkate almaksızın kredi sağlayabilirsiniz.
Kolay krediniz sayesinde normalde kredibilitesi olmayan bazı insanlar (bilhassa yatırım bankaları) ve bazı projeler (bazı bankalar ve ana müşterileri) kârlı olmayan hatta müsrif ve riskli yatırımlarına fon sağlayabilir, kredi alabilirler.
Esasen, bu bankacılık karteliniz ve içerisindeki ticari bankalar için de geçerlidir. Sizinle olan özel ilişkilerinden dolayı, maliyetsiz, ucuz faizli kâğıt para kredilerinizi birinci elden alan bankalar da aynı şekilde muhtemel borçlulara piyasa altı faiz oranlarını sunabilirler ve işler iyi giderse sorun yoktur. Ancak işler iyi gitmezse, bu durumda size güvenirler, para üretiminde tekel olarak, her finansal sorunda olduğu gibi daha fazla kağıt para ile onları da kurtarabilirsiniz.
Bu nedenle bankalar da müşteri ve yatırım planlaması konusunda daha az ayrımcı olur, yanlış kişi ve yanlış projelere kaynak aktarmaya meyilli olurlar.
‘Bas ve harca’ politikasıyla, ‘bas ve borç ver’ politikası arasında belirgin ikinci bir fark daha vardır ve bu fark siz ve arkadaşlarınız lehine, kolay krediler sayesinde ortaya çıkan gelir dağılımının yeniden paylaşılması neticesinde ortaya çıkan geçici bir tepe-dip döngüsüdür (boom-bust cycle).
İlk aşamada ortaya çıkan genel bir refah artışı algısı (gelecekte beklenen gelirlerdeki artışlar) ve arkasından izleyen safhada genel bir yoksulluk durumudur (yükseliş dönemindeki refahın genel bir illüzyon olduğunun anlaşılması).
Bu tepe-dip (boom-bust) durumu, her yatırımın zaman alması ve sonucunun başarılı veya başarısız olduğunun sadece gelecekte anlaşılabilmesi, yoktan var edilen kredinin, mantıklı -ve fiziken gerekli- bir sonucudur.
İş çevriminin (business cycle) sebebi fundamental olmakla beraber basittir. Örneğin Robinson Crusoe’nun Cuma’ya tüketmediği balıklardan borç verdiğini düşünelim. Cuma da bu yatırımları balık ağı yapımında kullanabilir (balık ağı yaparken bu balıkları yiyebilir) ve Cuma, balık ağı yardımıyla prensipte hem borcunu ve faizini ödeyebilir hem de kendisine (kâr olarak) balık ayırabilir.
Ancak bu durum, Robinson’un verdiği borç, gerçek balık olarak desteklenmemiş bir kağıt olsaydı (Robinson tükettiği için hiç balığı kalmasaydı) fiziksel olarak mümkün olmazdı. Ve Cuma’nın bu yatırım girişimi başarısızlıkla sonuçlanırdı.
Basit barter (takas) ekonomisinde bu çok çabuk ortaya çıkar. Cuma, Robinson’un verdiği kağıt krediyi kabul etmez -sadece gerçek ve mal karşılığı krediyi kabul eder- ve bu sebeple tepe-dip döngüsü (boom-bust cycle) asla başlamaz.
Ancak kompleks parasal ekonomilerde, yoktan var edilen krediler fark edilir olmadığından, her kredi birbirinin aynıdır ve bu sebeple kredi alanlar tarafından kabul edilir.
Bu hiçbir şeyin yoktan var edilemeyeceği ve gerçek fonlarla (tasarruflarla) garanti edilmemiş yatırım projelerinin başarısız olacağı gerçeğini değiştirmez, ama neden bir yükselişin (boom) (gelecekte daha yüksek gelir ve refah hedefiyle yatırımların artması) başlayabileceğinive ayrıca neden fiziki gerçekliğin ortaya çıkmasının zaman aldığını açıklar ve bu tip beklentilerin yanıltıcılığını ortaya koyar.

Hans-Hermann Hoppe
Çeviri: Caner Baykal

Hayek ve Keynes


Hayek, John Maynard Keynesi kastederek:

"Mrs. Robinson ve Kahn 'ın para politikası konusunda yaptıklarından bahsettim. Boş ver onlar aptal”, diye patladı. 'Biliyorsun fikirlerim 1930 'larda, korkulacak ölçüde önemliydi. Enflasyon ile mücadele sorunu yoktu. Fakat inan bana Hayek, fikirlerim eskidi. Kamuoyunu şöylece değiştireceğim [parmaklarını şıklatır]'. Altı hafta sonra ölmüştü. (Yaşamış olsaydı söylediğini yapabileceğini düşünüyorum.)”
Soru: “Evet yapabilirdi. Kamuoyunu istediği şekilde kullanıyordu. Öyle değil miydi?”
Hayek: Evet, bu onun övünç kaynağıydı. Kendisine her zaman Cassandra derdi. Kamuoyunu bir müzik aleti gibi çalabileceğini düşünürdü -çok iyi bir konuşmacıydı- sesi büyüleyiciydi. Hayek şu sözleri ekler: “Marshal 'lını bilirdi, fakat ondan başka az şey (bilirdi)” ve bir yıldan fazla iktisat öğrenmekle geçirdiğini düşünmüyorum” der.
Hayek bir söyleşisinde Keynesin Treatise 'ı konusunda şunları söyler:
“Size en önemli hikayeyi anlatayım, bu konuda onu çok suçluyordum, Treatise 'a uzunca bir eleştiri yazmıştım. (Keynesi) eleştirmeye hazırdım. Az önce istihdam eğrisinin reddine giden etraflı bir yazı hazırlamıştım” Treatise çıktığında Hayek toplam talep ve istihdam arasındaki ilişkiyi yıkmaya hazırlanır, fakat (bunu) yapamadan Keynes, Hayek 'e “Boş ver, bütün bunlara artık inanmıyorum”, der. Hayek yaşamı boyunca Keynese eleştiri yazmadığı için pişman olacaktır.

Hayek, Genel Teori yayınlandığında Denemede olduğu gibi, hemen doğrudan bir eleştiri yazısı yazmadı ki sonradan bunu yapmadığına çok pişman olduğunu sık sık tekrarlayacaktır.”

Rothbard: Keynes üstüne

Anarşist olmaya giden yolun 5 evresi



Joseph S. Diedrich
MADISON, Wis., August 25, 2013 ­
Belki, siz de bir liberteryensinizdir. Peki ya anarşist? Asla!
Bir gün, belki siz de olabilirsiniz.
Anarşizme giden yolda, 5 aşama vardır. Ve Kübler-Ross geleneksel modelinin uygulamasının aksine, sonuç ölüm veya kayıp değil bilakis hayat ve özgürlüktür.
5.İnkar: Size göre anarşizm aptalca. Savunulamaz ve imkansız, derhal reddedilmelidir. Diğer taraftan, sizin anlaşılması zor “sınırlı devlet” idealiniz desteklenmeli ve yılmadan savunulmalıdır. “Piyasa başarısızlığı” fenomeninin gerçek olduğuna veya olmadığına inanıyor olabilirsiniz. Bir anarşist dostunuz size Murray Rothbard’ın For a New Liberty’sinin bir kopyasını verir. “Reagen Devrimi” yazan çakma Che t-shirtünüzü gururla giyip, şunu eklersiniz, “Bilmem gereken her şeyi Ayn Rand ve Milton Friedman’dan öğrendim, teşekkür ederim.”
4.Öfke: Neden bu sinir bozucu anarşistler liberteryen hareketin altını oyuyorlar? Her ne zaman güvenilir, özgürlük odaklı bir politikacı, meslektaşlarını etkilemeye başlasa, dönek bir anarşist tüm kazanımları kirletiyor. Ve liberteryenizm, kamu oyunda zerre kadar bir saygınlık kazandığı zaman, anarşistler herkese özgürlüğün ne kadar çılgınca olduğunu hatırlatıyor.
Eğer inatçı bir anarşist ile yüzleşmeniz gerekirse, F.A.Hayek’ten bir alıntı yapıp, bunun, anti-devletçinin çenesini kapatacağını farzedersiniz.
“Büyük olasılıkla hiç bir şey liberal [liberteryen] davaya …’ın bazı konulardaki sabit direncine, kesin aşındırma kurallarına, laissez faire’in tüm prensiplerinin üzerinde zarar vermiştir.”
Ayrıca, özel yollar eğer mümkün olsaydı dahi, devlet ulusun güvenliği için gereklidir. Anayasa bunu diyor, sonuçta.
3.Pazarlık: Tamam, tamam. Belki anarşistlerin sağlam noktaları olabilir. Bunu kabullenmeye gönüllüsünüz. Ancak, halen gerçekler dünyasında yaşıyoruz.
Kahramanınız Ludwig von Mises, bunu biliyordu. Bu sebeple, şunu yazarak devletsizliği reddetmişti: “Anarşizm insanın gerçek doğasını yanlış anlamıştır. Bu ancak melekler ve azizler dünyasında işleyebilirdir.”
Ayrıca, devletçi kız arkadaşınızla (veya erkek arkadaşınız, karınız, kocanız) özel mülkiyet kurumuna olan insanlık dışı inancınız konusunda uzlaşırsınız ve sizle tekrar yatmaya başlar. Zarfı itecek durumda değilsiniz. Anarşistler sizi yalnız bıraktığı sürece, siz de onları yalnız bırakırsınız.
Anarşist dostunuzun yoğun ısrarı üzerine, Rothbard’ın For a New Liberty eserini istemeyerek okursunuz
2.Depresyon: Rothbard okuduktan sonra çevrenizi saran dünya yıkılır. Tüm temel inançlarınızı sorguya çekersiniz.
“Ben de onlardan biri miyim?” diye ağıt yakarsınız. “Benim için umut yok artık.”
Anarşizm uçurumunda,  çaresizce meşru olabileceğine inandığınız son devlet gücü ilkesine sarılırsınız: adalet. Serbest piyasa, temiz hava, savunma ve polis konusunda yeterli miktarları tedarik edebilse dahi, özel şirketler arasındaki anlaşmazlıkları kim çözecek?
1.Kabullenme: Bir gün hepsi birleşecek. Her şey, tabiri caizse “klik” diye yerine oturacak.
Her sabit kavramsal uyumsuzluk buharlaşacak ve sis kalkacak. Elbette Hoppe okumanın payı var, ancak geleneksel düşüncenin prangalarını atarak devletin tümden reddine ulaşmak senin kabiliyetin.
Farklı entelektüel doruklara ulaştın. Artık toplum anlayışın, devletin geçmişe dönük, dar kısıtlamalarını ve onun ürünlerini -savaş, baskı, tiran, adaletsizlik- içermemekte.
Bireyler uygar olmak için sınırlandırmaya ihtiyaç duymazlar.
Devletin bir virüs olmadığını ve küçük dozlarda teşhir ederek aşı yapılamayacağını anlarsınız. Bu bir kanser tümörü ve gerçek kötülüğünün farkında olmayanlar tarafından beslenmektedir. “Sınırlı devlet” kavramının oksimoron olduğu sonucuna ulaşırsınız.
Orantısız olarak yüksek sayıda anarşistin giydiğini fark edersiniz, dayanılmaz bir arzuya karşı koyamaz ve bir papyon alırsınız.
Aniden, siz de bir anarşistsiniz. Şunu deneyimlersiniz:  devletin gereksiz olduğunu anladığınız o absürd an.
Ve bu sırada, büyük olasılıkla bir kokteylde bu konu nezaket dışı olacaktır, ancak siz yine de “Ben anarşistim,” diye her fırsatta pat diye dile getirirsiniz, tabi her zaman için ortaya çıkan sorgulayıcı bakışların keyfini çıkarmak dışında bir nedeniniz yoksa.
Daha sonra, üç buçuk saatlik bir konuşmanın ardından konu, muhataplarınızdan en az birinin çatlak Rothbard karakterine göz gezdirecek kadar ilgisini çeker.
Beş aşama, bir başka bireyde tekrar başlar, ve bunun için herşeye değer.
Her liberteryenin içinde, özgür olmayı bekleyen bir anarşist vardır.
Ya devletçisindir ya değil. Ortası yoktur.

Avusturya konjonktür dalgaları ve kriz teorisi

boom-bust
“Kriz” diye adlandırılan dönemlerde, piyasalarda olumlu bir hareketlilik izlenirken, üretim ve ticaret gayet iyi bir düzeyde giderken, iş adamları rahatlıkla kar hedeflerine ulaşırken, aniden ve hazırlıksız olarak, ekonomik durumun değiştiği görülür. Çok sayıda şirket zarar eder, yatırım kararlarında ciddi hatalar yaptıkları ortaya çıkar. Birçok girişimciyi aynı anda hata yapacak şekilde yanıltan nedir? Konjonktür Dalgaları Teorisi en başta, bu soruya yanıt arar.
Avusturya Okuluna göre, iş adamları gelecek konusunda tahminde bulunarak fırsatları değerlendirir ve kar elde ederler. Girişimciler "sistemin falcısı” konumundadır. Üretim zincirinin daha ileri aşamalarındaki başka girişimcilere veya tüketicilere mallarını satıp kar etmeyi hedefleyerek, bugünün koşullarında masrafları karşılamak yoluyla, yatırımda bulunurlar. Tüketici veya üretici taleplerini başarılı tahmin edenler kar eder, hatalı tahminde bulunanlar zarar eder. Piyasa, becerikli, ileri görüşlü girişimciler için bir çeşit talim alanıdır. Kabiliyetsiz iş adamları ise piyasadan elenip silinir. Normal koşullarda, bazı girişimciler başarılı, bazıları ise başarısızdır.
Krizlerde sermaye malları endüstrileri, hammadde, inşaat ve diğer fabrikalar için ekipman üretenler daha fazla etkilenir. Ayrıca krizden önceki tepe (Boom) döneminde, genellikle ekonomideki para miktarında artış görülür.
Kriz sırasında görülen "başarısızlık kümelenmesi”, nasıl açıklanabilir?
Avusturya Okulunun bakış açısına göre, müdahale edilmeyen serbest piyasa ekonomisinde hata kümeleri” oluşmaz, profesyonel girişimcilerin tümünün aynı anda hata yapma olasılığı çok zayıftır. Boom-Bust Cycle (Tepe-Dip) denen konjonktür dalgaları, piyasaya parasal müdahalelerden ve özellikle bankaların işletmelere kredi imkanlarını genişletmesinden kaynaklanır. Veri para arzı olan bir ekonomi düşünelim. Bu paranın bir kısmı tüketime kullanılır, kalanı tasarruf şeklini alır ve yatırıma dönüşür. Tüketimin tasarrufa (yatırıma) oranı, kişilerin zaman tercihine (time preference) bağlıdır.
İnsanlar ihtiyaçlarının tatminini şimdi veya yakın gelecekte isterlerse, zaman tercihi yüksektir. İhtiyaçlarının tatmini için ileriki zamanı beklemek konusunda sabırları arttıkça, zaman tercihi düşer.
Zaman tercihi oranı, saf faiz oranı (pure interest rate) yani doğal faiz oranını (natural interest rate) belirler. Düşük zaman tercihi, yatırım/tüketim oranının yüksek olacağını gösterir; üretim zinciri uzar, sermaye birikimi oluşur. Buna karşılık yüksek zaman tercihinde yatırım/tüketim oranı düşer. Piyasa faizi, (saf faiz oranı) girişimci riski ve paranın alım gücü faktörlerinden oluşur. Fakat teorik açıdan önemli olan saf faiz oranı, diğer bir deyimle, doğal faiz oranıdır.
Merkez bankasının para basmasıyla veya kaydi para yaratılmasıyla, işletmelere verilen banka kredisi şeklinde, sisteme yeni para girdiğini varsayalım. Yatırım imkanı veren tasarruflar artmış gibi görünür, faiz oranı düşer. Girişimciler ekonomideki tasarrufları olduğundan fazla tahmin ederler. Uzun üretim zincirlerine ihtiyaç duyan, tüketiciden uzak mesafede, sermaye yatırımlarına girme kararı alırlar. Sermaye yapısı kademeleşir, uzar. Ellerine geçen yeni para ile sermaye malları talebini arttırırlar, yatırımlar sermaye malları işletmelerine kayar, fiyatlar yükselir. Eğer bu etkinin gerisinde gerçekten tasarruflar olsaydı, sorun olmazdı. Fakat örneğimizdeki etki para ve kredi piyasalarına müdahaleden kaynaklanmaktadır. Yeni para kısa sürede ücretler, kiralar ve faiz ödemeleri şeklinde girişimciler ve sermaye malları piyasaları yoluyla tüketicilere ulaşır. Tüketicilerin zaman tercih oranı, yapay olarak yaratılmış olan oranı tutmaz. Sorun da bu noktada başlar: İnsanlar ellerine geçen parayı eski yatırım/tüketim oranı alışkanlığına uygun olarak harcarlar. Tasarrufa ayıracakları pay, yapay olarak yaratılan tasarruf oranını tutmaz. Talep yine ileri aşamalardaki yatırım mallarından tüketim mallarına döner. Sermaye malları işletmeleri, yatırımlarının hatalı olduğunu görür. Karlı gördükleri alanda, girişimcilerin talep etmemesi yüzünden, satış beklentilerini gerçekleştiremezler. Sermaye malları yatırımları, ekonomideki kaynakları ziyan etmiş olur. Eğer zor duruma giren firmalara yine “hayali” kaynak yaratılarak bankalar üzerinden para aktarılırsa kriz öncesi boom bir süre daha devam eder. Avusturya Okulu İktisatçılarının önemle üzerinde durduğu konu ise, kriz gibi görünen durumun, aslında ekonominin iyileşme aşamasına girdiğini göstermesidir. Depresyon dšöneminde müdahale edilmezse, ziyankar yatırımlar terk edilir veya düzeltilir. Etkin olmayan firmaların kapanması veya borçları karşılığında bankalara devredilmesi gerekir. Üretici malları fiyatları düşer, sermaye malları, araziler ve ücretler de buna dahildir. Yalnız tek tek malların değil, hisse senetleri ve emlak fiyatları gibi toplu malların da fiyatı düşer.
Ekonominin kendi mekanizmaları ile gereken düzeltmeleri yapmasına izin verilirse, faiz oranları normale döner. Piyasalar insanların zaman tercihi oranına uygun olarak çalışmaya başlar. Kriz atlatılmış olur.
Keynesyen bakış açısıyla Avusturya Konjonktür Teorisine başlıca iki eleştiri yapılmıştır. Keynesyenlere göre tasarruf ve yatırımlar farklı kişiler tarafından gerçekleştirilen, ayrı iki süreçtir. Klasiklerin tasarruf-yatırım eşitliğini kabul etmezler.
Tasarruflar tüketim harcamalarından bir tür sızıntıdır. Keynesyen görüş çerçevesinde, kriz durumlarında, hükümetler yatırımları arttıracak, tasarrufları caydıracak tedbirler almalı, yani toplam harcamaları arttırmalıdır.
Avusturyalı İktisatçılara göre tasarruf ve yatırımlar ayrılamayacak şekilde birbirine bağlıdır. Birini teşvik edip, diğerini caydırmak mümkün değildir. Banka kredileri dışında yatırımların kaynağı ancak tasarruflar olabilir. Avusturyalılara gšöre herkesin hem tüketici hem girişimci nitelikleri olabilir. Tasarruflar hem tüketici, hem de girişimci niteliğindeki bireyler tarafından yapılabilir. İnsanlar ellerindeki parayı ya tüketime harcarlar, ya yatırım yaparlar ya da likit (cash) olarak tutarlar. Avusturya Teorisine göre bireyler arka arkaya değil aynı zamanda paralarını kullanım alanlarına dağıtır.
Tüketim ve tasarruf kararları zaman tercihine göre alınır. Para tutma, yani para talebi ise paranın doğrudan faydası tarafından belirlenir. Bireyin gelecekte yatırım yapabilmesi için, önce tüketimini kısıp fon biriktirmesi gerekir. Tüketimin “kısılmış kısmı” tasarrufu oluşturur. Keynesyen görüşe göre nakit para tutma ile yatırımlar doğrudan ilişkilidir. Birindeki artış diğerinde düşme anlamına gelir. Avusturyalılara göre ise tasarruf-yatırım/tüketim oranları bireylerin zaman tercihi tarafından, harcama/para tutma oranı ise bireylerin para talebi tarafından belirlenir.
Diğer bir nokta Keynesyenlerin krizleri likidite tuzağı ile açıklamaları konusudur. Likidite tuzağında “likidite tercihi” yani para talebi çok yüksektir, faizler yatırımları arttıracak, ekonomiyi canlandıracak oranda düşemez. Bu yaklaşıma göre, faiz oranı ekonomideki “likidite tercihine” bağlıdır. Parasal bir değişkendir. Para arzı yeteri kadar arttırılsa faiz oranının sıfıra indirilmesi düşünülebilir. Bu, sermaye mallarının (kıt kaynakların) aşırı arzı anlamına gelir. Sermaye kıt kaynak olmaktan çıkar! Keynes, buna rağmen bir nesil içinde böyle bir olasılıktan söz eder. Avusturya Okulu görüşüne göre ise, faiz oranı daha önce de belirttiğimiz gibi, zaman tercihi tarafından belirlenir; tasarruf ve yatırımlar ayrılamaz biçimde birbirine bağlıdır. Anlaşılacağı gibi, Keynese yakın iktisatçılar ile Avusturya Okulu İktisatçılarının, ekonominin krizden çıkıp düzelmesi için, verecekleri tavsiyeler tamamen zıt olacaktır. Avusturyalılar ekonomiye müdahale etmeden, iyileşmesini beklemeyi önerir. Keynesyenler ise aynı durumda, para politikaları ile sistemdeki para miktarını arttırmak ve maliye politikaları aracılığı ile kamu harcamalarını arttırma yoluna giderler.
NOTLAR
Zaman tercihi “time preference” teorisinin başlangıcı Carl Mengere dayansa da, esas çalışmalar Eugen von Bšöhm-Bawerkin Kapital und Kapitalzins (1884-89) kitabında toplanmıştır.

Prof.Roger Garrison Avusturya Okulunun üretim sürecine bakış açısının Neo-klasiklerden farkını şu şekilde dile getirir: “hiçbir iktisat okulu üretimin zaman alacağını inkar etmez. Fakat üretim süresinin varlığı ve farklılığı birinci derecede dikkate değer mi? Bu nokta düşünce okullarını ayırır.”
“Mainstream makroekonomi entertemporal sermaye yapısı ile ilgili konuları toplam (net) yatırım ile faiz oranı arasında basit bir ters orantı varsayarak geliştirir. Kısa dönem makroekonomi teorisinde ve politika önerileri çerçevesinde toplam yatırımın faize elastik olmadığı fakat uzun dönem büyüme çerçevesinde elastik olduğu tipik olarak kabul görür. Avusturya Okuluna göre geleneksel şekilde tanımlanmış toplam faiz elastikiyeti ne olursa olsun, faiz oranındaki hareketlerin sermaye yapısı üzerindeki etkisi entertemporal dengenin korunması için çok önemlidir. Sermaye yapısındaki değişmeler net yatırım değişmese de gözardı edilemez.” 
Doktora Tezi:AVUSTURYA OKULU İÇİNDE LUDWIG von MISES ve İKTİSADİ DÜŞÜNCEYE KATKISI
A.Gülçin İmre

Zenginlik, zenginliği dağıtmakla oluşmaz

İnsanlar ve dolayısıyla da insanların yaşadığı, birbirleriyle etkileşim içinde oldukları hiç bir alan mükemmel değildir, olmamıştır ve öyle görünüyor ki olmayacaktır da Bu mükemmel olmayan dünya düzeni içinde yaşayan bütün ulusların büyük sorunlarından bir tanesi de fakirlik sorunudur. Fakirlik çok çeşitli şekillerde anlamlandırılabilecek, fazla elle tutulur olmayan bir kavramdır ve Bill Gates için manası, Türkiye’de açlık sınırı altında yaşayan biriyle aynı olmayabilir. Ancak, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde fakirlik “yoksulluk, verimsizlik, kısırlık, yetersizlik” olarak tanımlanır, bu tanım da bize kavramla alakalı genel bir izlenim sağlayabilir. Yani fakirlikle anlatılmak istenen asıl durum; “verimsizlik, yetersizlik” durumudur. Peki bu sorunu nasıl aşabiliriz? Tamamen aşmak mümkün değilse bile “fakirliği” nasıl azaltabiliriz?
Kimileri bu soruya “zenginlerden zenginliklerinin bir kısmını alıp fakirlere dağıtırsak fakirliği aşarız” diye cevap veriyorlar. Hatta bazıları daha da ileri gidiyorlar ve “üretim araçlarını zorla, devrim yoluyla zenginlerden alalım ve halka eşit bir şekilde dağıtalım, böylece herkes zenginliği eşit şekilde bölüşmüş olur”a indirgenebilecek devrimci saiklerle süslenmiş cümleler kuruyorlar. Bu cümlelerin kurucularının kurduğu ülkelerin sebep oldukları yoksulluklarla dolu dünyamızın tarihi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, bu saiklerle yola çıkıp ancak 69 sene dayanabildi. Açlık ve sefaletin aşırılaştığı ve devletin hiçbir çare bulamadığı zamanlarda alınan bir kararla karma ekonomiye geçildi ve bugünkü Rusya’nın temeli atılmış oldu. Çin ise hükümet merkezli ekonomisiyle ilerleyemeyeceğini ve fakirlik problemini aşamayacağını anlayarak Deng Xiaoping önderliğinde karma ekonomiye geçti. Yabancı sermayenin ülkeye girişiyle başlayan zenginleşme dönemi Çin’i bugün dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline getirdi. Yani bir ülkenin insanlarının  fakir olmaması için devlet gibi bir mekanizmanın araya girip, her şeyi planlayıp, toplumu dizayn etmesi daha da büyük yoksulluklar yaratır. Rusya/Çin gibi ülkelerde, devlet tarafından planlanan ekonominin ne büyük zararlara yol açtığı ile ilgili örnekler halen daha çok tazedir. Yoksulluk demin de bahsettiğim gibi aslında bir verimlilik sorunudur ve sosyalizm olarak bilinen bu planlamacı ekonomik sistem dahilinde, en basitinden,  kişilerin herhangi bir işsizlik korkuları olmadığı için verimli çalışmak zorunda hissetmezler. Ayrıca verimli çalışmanın bir getirisi de yoktur. Özel mülkiyetin olmadığı bir sistemde daha çok çalışmanın herhangi bir getirisi olmayacağı için daha çok çalışmak en naif biçimiyle “ahmaklık” olacaktır. İnsanların verimli çalışmayı önemsemediği bir düzende elbette ki üretim düşecektir ve yoksulluk daha geniş alanlara yayılacaktır. Kısacası; devlet planlamalı bir ekonominin kar etmesi gereken kurumlarının denetlenemez olması, verimlilik derdi olmaması ve dinamik ihtiyaçlara cevap verebilmek için hızlı bir şekilde evrilememesi, fakirlik sorununun azalmasına ya da yok olmasına değil aksine artmasına öncülük eder. Dolayısıyla günümüzde var olan devletlerden, sosyalist ideolojiyi takıntılı derecede benimsemiş lideri(diktatörü) olmayan devletlerin hiçbiri sosyalizmle yönetilmemektedir. Çünkü tarih bize sosyalizmin işe yarar bir sistem olmadığını göstermiştir. Böylece, ekonomik sistemler cetvelinin en solunda bulunan sosyalizmin, fakirliği çözemeyeceğini ve bunun sebebinin de, sosyalist devleti yönetenlerin kötü insanlar olması değil, sistem olarak kurgusunun, temellerinin kötü olması olduğuna kısaca değinmiş oldum. Dünyada fakirliğin nasıl arttırılmış olduğunu ya da nasıl arttırılabileceğini değil nasıl azaltılacağını anlatmak için sosyalizm eleştirimi dar tutarak ilerliyorum. Peki ekonomik sistem cetvelinin en sağındaki kapitalizm fakirlik sorununu çözer mi? Kapitalizm çözerse nasıl bir kapitalizm çözer, biraz da onu inceleyelim.
Kapitalizm bugünkü gelişmiş ekonomik hareketliliğin karmaşık halinin aldığı isimdir. Ancak ekonomik faaliyetler henüz bugünkü kadar gelişmemişken de çok dar anlamıyla bir kapitalizmden bahsedebiliriz. Araştırmalar ilk insanlar arasında da bir alışveriş halinin olduğunu, daha avcı-toplayıcı dönemde bile insanların ellerinde olan fazla malı bir diğer kişiyle kendisinde olmayan fakat ihtiyaç duyduğu mal karşılığında takas ettiğini gösteriyor. Küçük komünler halinde yaşayan insanların bile avlanarak, çalışarak, hatta hayatlarını tehlikeye atarak elde ettikleri malları altruistik bir güdüyle vermedikleri (give away), fazlalık olan malı takas ettikleri ya da altruistik bir güdüyle verdikleri düşünülen malı aslında ilerde kendilerinin zor durumda kalmaları ihtimaline karşılık sigorta olarak verdikleri görülüyor. Yani insanın daha en basit sosyal ilişkilerinin olduğu dönemde bile basit ekonomik işlemler olarak görülebilecek alışverişler yaptığını görebiliyoruz.
Tabii giderek sayıca fazlalaşan insanlar arasındaki bu işlemlerin de sayısı artıyor. Ancak, insanoğlunun icat ettiği kavramlardan soyluluk, monarklar, feodal beylik, uzunca bir süre kapitalden ve ticaretten üstün geliyor, baskı ve zorbalık serbest ticareti değersizleştiriyor, güçsüzleştiriyor. İnsanlık bu kavramlardan kurtuldukça, bu kavramların işlevini serbest piyasaya müdahalelerini hafifletecek şekilde dizayn ettikçe özgürleşiyor ve zenginleşiyor. Dünyanın son 200 yılda yarattığı zenginliğin, bütün dünya tarihi boyunca yarattığı zenginlikten  50 kat fazla olduğunu düşünürsek, bunun nasıl bir özgürleşme ve zenginleşme olduğunu anlayabiliriz.  Martin Luther’in günah çıkartmak için kiliseye para vermeyi reddetmesiyle Reform hareketlerini, İngilizlere daha fazla vergi vermek istemeyen Amerikalıların bağımsızlık savaşını başlattığını düşünürsek, aslında insanların özel mülkiyete, mallarına, birikimlerine ne kadar önem verdiklerini ve bunlara sahip çıkmak için yaptıkları eylemlerin, o dönemin çoğu baskısından kurtulmuş bugünleri yaratmasına sebebiyet verdiğini görürüz.
Kapitalizmin bir kaç dipnotunu vermiş oldum. Ancak kapitalizm derken nasıl bir kapitalizm? Asıl cevaplanması gereken soru bu. Kapitalizm, üreticilerin, ürettikleri malları tüketicilerin/piyasanın taleplerine göre arz etmesi ve bu arz-talep ilişkisinden kar üretilmesi üzerine temellenmiş bir sistemdir. Her kişi bu arz-talep ilişkisine ister arz eden ister talep eden olarak katılabilir. Herkesin istediği malı alıp satabilmesi için, istediği yerde satabilmesi, istediği yerden alabilmesi için, istediği şartlarla alıp satabilmesi için en önemli öncelik kişilerin özgür iradeleriyle hareket edebilmeleridir. O yüzden bu ekonomik sistem liberalizmin(kelime liberty’den yani özgürlükten gelir) en önemli birleşenidir. Siyasal liberalizmin özgürlükçülüğü ekonomik liberalizm olmadan, ekonomik liberalizm, siyasal liberalizm olmadan gerçek manada çalışamaz, iddia ettiği özgür ve zengin toplumu gerçekleştirme idealine ulaşamaz. Peki liberal ekonomi nasıl olur da insanların gözünde fakirliği yaratan şeydir, nasıl olur da kapitalizm bir canavar olarak görülür?
Cevabı kapitalizmi canavar gibi gören insanların hayata “zero sum game” olarak bakmalarıdır. Yani toplamı sıfır olan bir oyun. Birilerinin artıya geçmesi için birilerinin eksiye düşmesi lazımdır onlara göre. Halbuki kapitalizm artı değer üretmek için birilerini eksiye indirmez. Eğer bir yerde +10 değer üretiliyorsa bunun, diyelim ki; +5’ini kapital sahibi alsa bile geri kalan +5 işçiler, taşeron firma, iş yerinin mülk sahibi ve diğer üreticiler arasında paylaşılır. Ayrıca kapital sahibi kişiler, zamanla sahibi oldukları kapital birikimini evlerinde bir odaya doldurup Varyemez amca gibi sayıp, okşayan kişiler değillerdir. O birikimlerini kendi ihtiyaçlarını ve belki bazı lükslerini karşıladıktan sonra yatırım için kullanırlar. Her yatırım, piyasada iş yapan firmalara para kazandırdığı gibi ayrıca sağladığı istihdam ile de fakirliğin en önemli sebeplerinden biri olan işsizliği azaltır. “Peki bugün kapitalizmin “kör-topal” işlediği bunca ülkede neden hala fakirlik var” diyenler olacaktır. Bugünün dünyasında fakirliğin en büyük sebebi, kapitalizmin “kör-topal” işlemesini sağlayan ve insanlara fakirliği yok etmeyi vaat eden, bu ideale de kamuda istihdam sağlayarak, zenginden alıp fakire vererek, daha çok sosyal devlet hizmeti vererek (devlet okulları, devlet hastaneleri vs.) sağlayarak ulaşacağını sanan devletlerdir.
Devlet, eşyanın doğası gereği, zenginlik üretici değil zenginlik tüketicidir. Halkın ürettiği zenginliğe, elinde bulunan kuvvetlerle el koyar ve bu zenginliği giderlerine harcar. Bu giderler çok çeşitli olabilir. Eğitimden sağlık hizmetlerine, temizlik hizmetlerinden karayolları hizmetlerine, iletişimden enerji dağıtımına Devlet önce bir ihtiyacın olduğunu öngörür, sonra da bu ihtiyacın sizin için de bir ihtiyaç olduğunu varsayarak zorla bu ihtiyaç harcamalarının kaynağını sizden sağlar. Örneğin, “ülkemizde yeteri kadar okul yok daha çok okul yapmak için ek kaynağa ihtiyacımız var” der ve sizden bunun için vergi alır. Tabii bu vergiyi zorla aldığı için itiraz etme hakkınız yoktur. Halbuki siz çocuğunuzu özel okulda okutuyor olabilirsiniz. Yani devletin eğitim harcamaları için sizden aldığı vergi sizin hiçbir işinize yaramayacaktır ama devlet bunu umursamaz. Aynı şey sağlık hizmetleri için de geçerlidir. Hayatında sigara içmemiş birisi de olsanız bir akciğer kanserinin giderleri karşılansın diye sizden vergi alır ve bu vergiyi verimli bir şekilde değerlendiremez. Verimli bir şekilde değerlendirememesinin sebebi sizden alınan vergiyi halk tarafından denetlenebilir olmayan ve çoğu kadrolu olup işlerini kaybetme riskleri olmayan bürokratların kullanımına vermesidir. Denetlenme ve işini kaybetme kaygısı olmayan bürokrat işini baştan savma yapmaya ve kaş yaparken göz çıkarmaya meyilli olur. Türkiye’de 90’lı yıllarda her gün devlet hastanelerinin depolarında çürüyen eşyaların haberleri çıkardı. Ayrıca her yerde başlanıp devamı gelmeyen ancak harcaması bir yerlere gitmiş olan inşaatlarla doluydu ülkemiz. İstihdam sözü veren hükümet bir işçinin başına 10 tane denetlemeci atardı. Bu denetlemeciler genelde hükümete yakın kişilerden olurdu ve iş yapmadan halkın vergilerinden nemalanırlardı. Nobel ödüllü ünlü ekonomist Milton Friedman’ın başından geçen bir olay bu konuda iyi bir özet olacaktır. Friedman bir gün Çin’e gider. Yetkililer Friedman’ı bir inşaata götürürler ve “burda büyük bir kanal inşa ediyoruz binlerce işçi çalışıyor” derler, Friedman da “evet binlerce işçi var ancak hiç iş makinesi yok, neden” der. Yetkililer “olmaması normal çünkü bizim bu projeyi yapmaktaki amacımız istihdam sağlamak” derler. Friedman da “siz kanal yapmak için değil istihdam sağlamak için yapıyorsunuz bu inşaatı ancak, görebildiğim kadarıyla yanlış yapıyorsunuz. Eğer işçilere kürek yerine kaşık verirseniz çok daha fazla istihdam sağlayabilirsiniz” der. İşte devletin sağladığı istihdamın altındaki mantık budur. Bu mantıkla hareket etmenin sonuçları, nicelik bakımından yüksek olsa da nitelik bakımından düşük olacağı için aslında yarardan çok zarar sağlar çünkü o işçilerin parasını halkın vergileriyle öder devlet.
Peki bu vergiler halktan alınmasaydı ne olurdu? Sosyal devlet mekanizmasının genişliğinin yarattığı ağır vergi yükünün karşılanmasında en çok zenginler kullanılacaktır. Peki bu zenginler kimlerdir? Bu zenginler, ülkelerinde yaptıkları işlerde başarılı olan, başarılı olmaya devam eden ve çoğu kez de büyümek için yeni yatırımlar yeni atılımlar yapmak zorunda olan kişilerdir. Devlet, ağır vergi  ile o zenginlerin sermaye birikimi yapıp yeni yatırımlar yapmasını engellediği için uzun vadede ülkedeki istihdam seviyesi, daha az vergi alınan bir durumda olabileceği istihdam seviyesinin çok daha altında kalacaktır. Sadece bu da değil. Devletin bu savurgan harcamaları bütçe açığına sebep olurlar ve bu açıklar genellikle iki şekilde kapanır: 1; Vergi arttırımı, 2;Para basımı. Vergi arttırımı durumunda halkın sırtına daha büyük vergi oranları yükü bineceği için, halk daha da yoksullaşır. Para basımı halindeyse enflasyon yükselir ve halkın parası değersizleşir. Sonuç; yine yoksullaşma. Bugün, işçilere sağladığı güçle onların sahip oldukları hayat standardının yaratıcısı olduğunu düşünen sendikalar, aslında istihdamın düşmesine sebep oluyorlar. Çünkü bir işçiyi sendika değil özellikleri korur. İşini iyi yapan işçi zaten işvereni için önemli bir çalışan olacağı için, alacağı maaş, çalışma imkanları, hayat standardı meslektaşlarına göre daha yüksek olacaktır. Ayrıca söylediğim şekilde kurgulanmış, istihdamı, zenginin malını gasp ederek değil de, piyasada yatırım yapmasını sağlayarak yaratmaya çalışan bir ülkede istihdam bolluğu olacağından işçilerin hayat standartları yükselmek zorunda kalacaktır çünkü işçi bir işi beğenmezse, işinden memnun değilse gidip başka bir yerde daha iyi imkanlarla çalışabilme imkanına sahip olacaktır. Sosyal devlet mantığının getirdiği bir başka güzel düşünülmüş ama verdiği sonuçlar itibariyle uygulanması çok zararlı olan bir kavram da asgari ücret kavramıdır. Yüksek asgari ücret yoksulluğun azalmasına değil artmasına yol açacaktır. Şöyle örnekleyelim; Bir büfede 3 işçi çalışıyor. Bu 3 işçiden A, 2 liradan günde 30 tane, B 2 liradan 20 tane, C 2 liradan 15 tane tost satıyor olsun. Aylık asgari ücret 700 lira olduğunda işveren her 3 işçiden de günlük kazandırdığı para üzerinden düşündüğümüzde kar etmiş oluyor ancak asgari maaş 1100 liraya yükseltildiğinde C işçisi büfe için artık kar getirmeyeceği için işten çıkartılmak zorunda kalır ve işsizler ordusuna bir nefer daha kazandırılır. Halbuki asgari maaş uygulaması olmasaydı C işçisi hala iş sahibi olabilirdi. C işçisi işinden yeteri kadar kazanç sağlayamıyorsa yapması gereken, işyeri için daha verimli olmak ve işvereni için “işten çıkarsa kötü olur” dediği eleman olmaya çalışmaktır. Böylece hem kendini geliştirmiş olacak hem de daha yüksek geri dönüşler sağlayacaktır.
Nedense yoksulluğu yok etmek için yapılması gerekenlerle ilgili devletler arasındaki en yaygın görüş, altın yumurtlayan tavukları çoğaltmak yerine onları kesip karınlarındaki altın yumurtaya ulaşmaktır. Bir kişi zenginleştiği için daha ağır vergi “cezalarına çarptırılır” aynı zamanda yoksulluktan kurtulmak için fazla emek harcamayan kişilerin de hayat standartları doğal olmayan müdahalelerle sabit tutulmaya çalışılır. Böylece hem zenginler hem de yoksullar yoksullaştırılır. Bir devletin yapması gereken şey küçülebildiği kadar küçülmek giderlerini en alt düzeye çekmek ve böylece halkının üzerindeki vergi yükünü azaltmaktır. Devletin görevi; halkın güvenliğini sağlamak, serbest ticaretin özgür bireyler tarafından yapılmasına hukuk ile zemin hazırlamak ve sonrasında geriye yaslanıp olacakları izlemektir. Liberallerin “Spontaneous order” dediği, insanın doğasından gelen, doğal düzenin insanlara bahşettiği özellikler zaten kişilerin hırsları, istekleri ve kendilerini gerçekleştirebilme özgürlükleri sayesinde zenginliğe yol açacaktır ve bu zenginlik belirli kişilerin eline hapsolmayacak demin anlattığım işverenler arasında artacak olan iyi işçiye sahip olma rekabeti sayesinde de giderek tabana yayılacaktır. Fakirliğin tamamen yok olmasını sağlayamayacağımızı öngördüğüm mükemmel olmayan dünyamızda fakirliği minimuma indirmek istiyorsak “spontaneous order”a, çeşitliliğe, çoğulculuğa, insanlara güvenmeli,  devleti, müdahaleyi, tepeden inme düzen tasvirlerini reddetmeliyiz

Rothbard: Ulusal borcu inkar etmek

[Robert Wenzel’in 30 günlük okuma listesinin (30-day reading list)16.Gününe tekabül eden bu makale bilgili bir liberteryen olmaya yönlendirecek olup, Chronicles Haziran 1992 sayısında yayınlanmıştır. (s. 49-52)]
1981 baharında, Temsilciler Meclisindeki muhafazakar Cumhuriyetçiler üzüldüler. Üzüldüler, çünkü; ilk başladığı dönemler, Reagan Devrimi’nin, dengeli bir bütçenin yanısıra vergilerde ve devlet harcamalarında ciddi kesintiler getirmesi gerekiyordu. Beyaz Saray ve kendi liderleri, Cumhuriyetçilerin federal kamu borcuyla ilgili yasal limitin yükseltilmesi lehinde oy vermelerini istediler, ki bu yasal tavan daha sonra 1 trilyon dolar olarak kazınacaktı. Üzüldüler çünkü, tüm yaşamları boyunca kamu borcundaki artış aleyhine oy vermişlerdi ve şimdi kendi partileri ve kendi hareketleri tarafından yaşam boyu ilkelerini ihlal etmeleri isteniyordu.  Dengeli bir bütçe meydana getirmek ve borçlanmayı azaltmak için borç limitindeki son bir artışla Başkan Reagan’a bir şans vermek gerekiyordu. Beyaz Saray ve liderleri, bu ilke ihlalinin son olacağına dair güvence verdiler ve birçok Cumhuriyetçi, gözyaşları içinde başkanlarına çok güvendiklerini ve onun çöküşüne izin vermemek için bu hayati adımı attıklarını açıkladı.
Ünlü son sözler.  Bir anlamda, Reagan taraftarları haklıydı: artık daha fazla gözyaşı, daha fazla şikayet yoktu. Çünkü ilkelerin bizati kendisi hızlıca unutuldu, tarihin çöplüğüne süpürüldü. O günden itibaren, açıklar ve kamu borcu dağ gibi büyüdü, ve bu durumu çok az insan, tüm muhafazakar Cumhuriyetçilerin çok azı, umursuyordu. Her birkaç yılda bir, yasal limit otomatik olarak yükseltildi. Reagan döneminin sonuna gelindiğinde federal borç 2,6 trilyon dolardı, şimdi 3,5 trilyon dolar ve hızla yükseliyor.  Eğer “bütçe dışı” kredi garantilerini ve kefaletleri eklerseniz, genel federal borç toplamı 20 trilyon dolar ediyor, ki bu resmin pembe tarafı.
Reagan döneminden önce, muhafazakarların, açıklar ve kamu borcu hakkında nasıl hissettiği çok açıktı: Dengeli bir bütçe iyiydi, absürd bir şekilde kamu borcuyla ilgili kötü ya da zahmetli herhangi bir şey olmadığını ilan eden serbest harcamacı Keynesçiler ve sosyalistler tarafından dağ gibi yığılan açıklar ve kamu borcu kötüydü. “Fonksiyonel Finans” ın havarilerinden Sol-Keynesçi Profesör Abba Lernr, ünlü deyişinde Biz kendimize borçluyuz. diyordu çünkü ona göre kamu borcuyla ilgili herhangi bir yanlış yoktu. O günlerde, en azından muhafazakarlar, -şaşırtmalı kolektif isimler aracılığıyla parçalara ayrılan biz (ağır vergi yükü mükellefi) ve “kendimiz” (bu vergi geliri ile yaşayan) arasındaki farkın çok büyük olduğunu anlayacak kadar zekiydiler.
Aslında, Reagan’dan bu yana, entelektüel-politik yaşam başaşağı gitti.  Muhafazakarlar ve sözde serbest piyasa ekonomistleri takla atarak neden bu süreçle ilgili rahat olmamız gerektiğine ve açıkların bir önemi olmadığına dair nedenler bulmaya çabaladılar. Belki de Reaganomistlerin en saçma argümanı, kamu “varlıklar”ındaki genişleme ile büyüyen kamu borcunun federal bilançoda birbirine denk gelmesi nedeniyle, büyüyen kamu borcuyla ilgili endişe edilmemesi gerektiğiydi. Burada serbest piyasa makroekonomisinde yeni ters bir bakış açısı vardı: İşler iyi gidiyordu çünkü hükümet varlıklarının değeri artıyordu! Bu durumda, peki neden hükümet bütün varlıkları düpedüz kamulaştırmıyordu?  Gerçekten de Reaganomistler, Abba Lerner’in deyişi dışında kamu borcu için akla gelebilecek her argüman ile geldi ve eminim ki ulusal borcun yabancı mülkiyeti roket hızıyla yükselirken, bu lafı çevirmeye yüzleri olmayacaktı. Hatta yabancı mülkiyet konusu haricinde de, Lerner tezini eskisi gibi sürdürmek çok daha zor bir hal aldı. Lerner tezi 1930ların sonunda telaffuz edilirken, kamu borçları kaynaklı toplam federal faiz ödemesi 1 milyar dolardı; şimdi 200 milyar doları bulan tutara yakından baktığınızda, askeri ve sosyal güvenlik harcamalarının ardından, federal bütçenin en büyük üçüncü öğesi: biz,  kendimiz e kıyasla hiç olmadığımız kadar pejmürdeyiz.
Kamu borçları hakkında mantıklı bir şekilde düşünebilmek için, önce ilk prensiplere geri dönmemiz ve genel anlamda borç kavramını göz önünde bulundurmamız gerekir.  Basitçe söylemek gerekirse, bir kredi işlemi: alacaklının; bir miktar parayı (1.000 $ diyelim) borçluya; bir yıl içinde anapara artı faizi ile ödeneceği sözü karşılığında verdiğinde oluşur.  Işlem üzerinde mutabık kalınan faiz oranı yüzde 10 ise, borçlu alacaklıya bir yıl içinde 1.100 $ ödemekle yükümlüdür.  Bu geri ödeme işlemi, normal bir satıştan farklı olarak, belirlenen zaman sonunda tamamlanır.
Bu şekliyle, bu özel borç ile ilgili herhangi yanlış bir şey olmadığı açıktır. Aynen herhangi bir özel ticaret ya da döviz piyasasında olduğu gibi, her iki taraf da kazanır, kimse kaybetmez. Ama borçlunun aptal olduğunu, başından büyük işlere kalkıştığını, sonra da üzerinde anlaşılan toplam tutarı ödeyemeyeceğini varsayalım? Bu, elbette borç ile vuku bulan bir risk ve borçlu, borçlarını kesinlikle ödeyebileceği düzeyin altında tutmalıydı. Ama bu tek başına borç sorunu değildir. Herhangi bir tüketici akılsızca harcayabilir; bir adam tüm maaşını pahalı bir bibloya harcayabilir ve kendisini ve ailesini besleyemez durumda bulabilir. Yani tüketicinin aptallığı yalnızca borcun kendisiyle sınırlı bir sorundur.  Ama arada çok önemli bir fark vardır: Bir adam boyundan büyük bir işe girer ve borcunu ödeyemezse, borçlu alacaklının mülkiyetini iade etmekte başarısız olduğundan, alacaklı da zarar görür. Daha derin bir anlamda, 1100 $ borcunu alacaklıya geri ödeyemeyen borçlu alacaklıya ait olan mülkiyeti çalmıştır; bizimki burada basitçe bir sivil borç değildir, haksızlıktır,  bir başkasının mülkiyetine karşı bir saldırıdır.
Daha önceki yüzyıllarda, iflas eden borçlunun suçu, affedilmez olarak kabul edilirdi. Alacaklı verdiği borcu hayırseverlik dışı bulup, “affetmeye” istekli olmadıkça; borçlu, anapara artı faiz birikimi ve artı borcu ödememe cezası ile birlikte borçlu kalmaya devam ederdi. Genellikle borçlular, tekrar borçlarını ödeyebilecekleri duruma gelinceye dek hapse atılırdı belki biraz sert ama en azından mülkiyet haklarının korunması ve sözleşmelerin kutsallığını savunan doğru ruhun içinde. Pratikteki en önemli problem ise borçlunun borcunu hapisteyken ödemesinin zorluğuydu; belki de borçlunun kazanacağı gelirinin, borcuna karşılık alacaklıya ödenmesi kaydıyla özgür olmasını sağlamak daha iyi olurdu.
Aslında 17. yüzyıl gibi yakın bir tarihte, hükümetler iflas borçlularının kendilerini iyileştirdikleri gerçeğini göz ardı ederek, onların durumu hakkında üzülmeye başladılar, ve kendi zorlayıcı sözleşmelerinin resmi fonksiyonu yıkmaya başladılar. İflas yasaları, giderek, borçluları kurtarmaya ve alacaklıların kendi mülklerini edinmelerini engellemeye yönelik olarak geçirildi. Hırsızlığa giderek göz yumuldu, tedbirsizlik sübvanse edildi ve tasarruf topallatıldı.  Aslında, 1978’de İflas Reformu Yasası tarafından meydana getirilen Bölüm11’in modern yaklaşımıyla, verimsiz ve tedbirsiz yönetici ve hissedarlar sadece ipten kurtulmakla kalmadılar, genel olarak güçlerini korudular, borçsuz ve hala firmalarını çalıştırır biçimdeler, ve verimsizlikleriyle tüketicilere ve alacaklılarına musibet olmaya devam ediyorlar. Modern faydacı neoklasik iktisatçılar burada herhangi bir yanlış görmüyorlar; nasılsa piyasa, yasadaki bu değişikliklere kendini ayarlar. Piyasaların hemen hemen her koşula kendini ayarlayabildiği doğrudur, ama nereye kadar? Dürüst ve durumu anlayana ve de tedbirsizler: borç verenlere borcunu aksatmak faizlerin sürekli yükselmesine sebep oluyor. Peki neden tedbirlilerin vergileri, tedbirsizlere yardima kullanilsin? Yalnız, bu faydacı tutum ile ilgili daha derin sorunlar var.  Bu, aynı ekonomistlerin, şehir içlerindeki yaşam alanı ve mağazalara karşı artan suçlardaki artışla ilgili herhangi yanlış bir şey olmadığını düşünmeleriyle aynı ahlaksız iddiadır. İddialarına göre, piyasa gerekli ayarlamayı yapacak, yüksek suç oranlarına bağlı olarak şehir içinde kiralar ve konut değerleri daha düşük olacaktır. Yani her şey halledilir.  Ama bu nasıl bir tesellidir? Ve suç ve saldırganlık için ne biçim bir gerekçedir?
Öyleyse adil bir toplumda,  sadece alacaklıları tarafından gönüllü olarak affedilmiş borçlular paçayı sıyırabilmeli, aksi takdirde iflas yasaları alacaklıların mülkiyet haklarını haksız yere işgal etmektedir.
Borçlu ların kurtarılmasına ilişkin bir efsane vardır, borçlular alışıldığı üzere yoksuldur ve alacaklılar zengindir, öyleyse borçluları kurtarmak için müdahale etmek “adalet”in bir gerekliliğidir. Ama bu varsayım hiçbir zaman doğru olmadı : muhtemelen iş dünyasındaki en zengin adam en büyük borçlu olmalı. Bu dünyadan, borçları varlıklarını inanılmaz ölçüde aşan aşan Donald Trumps ve Robert Maxwell. Borçlu adına müdahalenin kulisi genellikle büyük borçlarla büyük işletmeler için yapılır. Modern şirketlerde, hiçbir zaman baskıcı olmayan iflas yasalarının etkisi,  genellikle birkaç büyük hissedar tarafından yüklenilen ve ittifak halinde olunan hissedarların ve mevcut yöneticilerin yararına olacak şekilde, alacaklıların-bono hamillerinin ödemelerini aksatmak olmuştur.Bir şirket iflas durumuna gelmişse, bu, bu şirketin yöneticilerinin verimsiz olduğu gerçeğini gösterir ve bu yöneticiler sahneden derhal çıkarılmalıdırlar. İflas yasalarının mevcut yöneticilerin yönetimininin uzamasını koruması sadece alacaklıların mülkiyet hakkını ihlal etmekle kalmaz, aynı zamanda piyasanın verimsiz ve tedbirsiz yöneticilerden ve hissedarlardan tasfiyesini ve sınai varlıkların mülkiyet hakkının daha verimli alacaklılara el değişimini engelleyerek, tüketicilere ve bütün ekonomik sisteme zarar verir.Sadece bu da değil, bir son kanun değerlendirmesinde, Bradley ve Rosenzweig de hissedarların yanı sıra, alacaklıların da 1978 yılında Bölüm 11’in yürürlüğe girmesiyle varlıklarının önemli bir kısmını kaybetmiş olduğunu göstermiştir. Yazdıkları gibi, Bölüm 11’e göre hem bono hamilleri hem de hissedarların her ikisi de kaybettiyse, peki kim kazandı? Kazananlar, şaşırtıcı değil ama belli ki, iflas reorganizasyonundan büyük paralar kazanan  mevcut verimsiz şirket yöneticilerinin yanı sıra çeşitli avukatlar, muhasebeciler ve mali müşavirler haline geldi.
Mülkiyet haklarına saygı duyan bir serbest piyasa ekonomisinde, hiçbir “Devlet Baba” yakayı kurtarmanıza izin vermeyeceğinden, özel borç hacmi, alacaklıya geri ödeme yapmanın gerekliliğiyle kendi kendini muhafaza etmekte. Buna ek olarak, borçlunun ödemek zorunda olduğu faiz oranı sadece vade tercihinden doğan genel faiz oranına değil aynı zamanda borçlunun o alacaklı için oluşturduğu riskin derecesine de bağlıdır. İyi bir kredi riski “birinci sınıf borçlu” olacak ve nispeten düşük faiz ödeyecek; öte yandan tedbirsiz ya da iflas etmiş akılsız biri de kredi risk derecesiyle orantılı olarak daha yüksek bir faiz oranı ödemek zorunda kalacak.
Ne yazık ki bir çok kişi, kamu borcu için de özel borçlarda uyguladıkları analizin aynısını uygulamaktalar. Eğer özel borç dünyasındaki sözleşmenin kutsallığı kuralını uygulayacaksak, bu kuralın, kamu borçları için de aynı şekilde dokunulmaz olması gerekmez mi? Kamu borçlarının da özel borçlarla aynı prensiplerle yönetilmesi gerekmez mi? Bu cevap birçok insanın hassasiyetini şok edecek olsa bile, cevap hayırdır.Bunun nedeni, bu iki borç işleminin birbirinden tamamen farklı olmasıdır. Ben bir mortgage bankasından borç para alırsam, vadesi geldiğinde borcumu ödeyeceğime dair bir sözleşme yaparız; daha derin bir anlamda, o noktada paranın gerçek sahibi bankadır ve ben borcumu ödemezsem, sadece o bankanın mülkiyet hakkını çalmış olurum.Ama hükümet borç para aldığında, taahhütü kendi parası üstünden vermez; kendi parasını taahhüt etmez; nasılsa kendi kaynaklarından sorumlu değildir. Hükümet kendi yaşamı, kaderi ve borcunu ödemenin kutsal onuru üzerine değil, bizimkine taahhüt eder. Bu bambaşka bir konu.
Diğerlerinin aksine, hükümetler verimli bir mal ya da hizmet satmazlar, bu nedenle hiçbir şey kazanmazlar. Sadece vergi yoluyla kaynaklarımızı yağmalayarak ya da bilinen adı “enflasyon”olan yasal sahtecilikle paralarımızı alırlar. Elbette bazı istisnalar var; koleksiyonculara pul satıyorlar ya da bizim postalarımızı verimsizce taşıyorlar, ama devlet gelirlerinin ezici büyüklüğü vergilendirme ya da parasal karşılıklardan elde edilir. Aslında monarşi günlerinde, özellikle modern devletin yükselişinden önce Ortaçağ’da, kralların kendi özel mülklerinden sağladıkları gelirleri vardı -ormanlar ve tarım arazileri gibi-. Onların borçları, diğer bir deyişle, kamu borcundan daha çok özeldi, ve sonuç olarak, onların borçları 17. Yüzyılın sonlarında patlayan kamu borcu ile karşılaştırıldığında neredeyse hiçbir şeydir.
Şu halde, kamu borç işlemi, özel borçtan çok farklıdır. Bir borç senedini, uzun vadeli ödemeyi tercih eden borçludan borcunu kısa vadede tahsil etmek isteyen alacaklı yerine, hükümet parayı alacaklıdan alır, her iki taraf da paranın devlete tabi yağmalanmış bahtsız vergi mükelleflerinin ceplerine ya da cüzdanlarına değil, politikacıların ve bürokratların ceplerinden ya da zulalarından başka bir yere gitmeyeceğini bilir. Hükümet, parayı zorlama vergilerle alır; masumluktan uzak kamu alacaklıları ise gelirlerinin nasılsa o aynı zorlamalarla çıkacağını bilirler. Kısacası, kamu alacaklıları gelecekte vergi ganimetinden bir pay alabilmek için artık hükümete paralarını teslim etmeye hazırdırlar. Bu bir serbest piyasanın ya da hakikaten gönüllü bir hareketin tam tersidir. Her iki taraf da ahlaksızca gelecekte vatandaşların mülkiyet haklarının ihlaline müdahil olmak için taahhüt vermektedir. Her iki taraf da, bu nedenle, diğer insanların mülkiyet hakları üzerine anlaşmalar yapıyor, ve elimizin tersini hakkediyorlar. Kamu kredi işlemi, bazı kutsal sözleşmeler gibi muamele görmesi gereken, ganimet paylarını parselleyen soygunculardan daha fazla bir kutsallıkta, gerçek bir sözleşme değildir.
Kamu borcunu özel bir işlemle karıştırmak yaygın ama saçma gerçekten gönüllü vergilendirme ve hükümet ne zaman bir şey yaparsa “biz” onu isteyerek yaparız kavramına dayandırılmalıdır. Bu elverişli efsane, büyük iktisatçı Joseph Schumpeter tarafından kasıtlı ve keskin bir şekilde bertaraf edilmiştir: Vergileri kulüp aidatı ya da alımları benzetmesiyle yorumlayan teoriyi, sadece sosyal bilimlerin bu kısmını zihnin bilimsel alışkanlıklarından çok uzağa kaldıran bir doktor kanıtlar Ahlak ve ekonomik fayda genellikle el ele gider. New York ve Philadelphia kamu alacaklılarından oluşan küçük ama güçlü bir hizip için konuşan Alexander Hamilton’ ın aksine, ulusal borç bir ulusal lütuf değildir. Yıllık hükümet açığı artı yıllık faiz ödemeleri toplam borcu katlayarak büyütür. Giderek kaynaklar kıtlaşır ve değerli özel tasarruflar üretkenliğe “yer bırakmayan” savurgan hükümetlerin gerçekte hiçbir yararı olmayan sadece büyük masraflarla itibar artırmak için yapılan projelere aktarılır. Reaganomistler dahil olmak üzere kuruluş iktisatçıları, tasarruflar verimli bir şekilde yatırıma dönüştürüldüğünden her şeyi şık ve güzel gösterip, tüm fiili hükümet harcamalarını keyfi olarak yatırım diye etiketleyip, bu sorunu akıllıca geçiştirdiler.Ancak, gerçekte, hükümet harcamaları sadece Orwell bakış açısında “yatırım” olarak nitelendirilir; hükümet aslında “tüketim malları” ve bürokratların arzuları, politikacılar ve onlara bağımlı müşteri grupları adına harcıyor.Hükümet harcaması, üreticiler tarafından olmasa da kapalı yaşayan parazit bir grup tarafından şımartıldığından ve giderek üretken özel sektörü güçsüzleştirdiği için , bu nedenle, yatırım olmaktan çok, acayip savurgan ve verimsiz bir çeşit tüketim harcamasıdır. Nitekim, en azından istatistiklerin “bilimsel” ya da “değersiz” olmadığını ve verilerin sınıflandırılma şeklinin örneğin, hükümet harcamalarının tüketim ya da yatırım olup olmadığı- politik felsefe ya da tasnifçinin anlayışına bağlı olduğunu görüyoruz.
Açıklar ve dağ gibi büyüyen borç, vergi yükünü artırır ve giderek kaynakları üretkenlikten, üretkenliğin tam tersi ve parazit “kamu” sektörüne boşaltır. Bu nedenle, hem toplum hem de ekonomi üzerinde büyüyen ve dayanılmaz bir yüktür. Ayrıca, ne zaman açıklar genişleyen banka kredileriyle finanse edilirse, -başka bir deyişle, yeni bir para yaratarak- işler daha kötü hale gelir, çünkü kredi enflasyonu, tıpkı “makroekonomik şartlar”ın ani yükseliş ve düşüşünün dalgaları gibi sürekli ve yükselen fiyat enflasyonunu yaratır.
Tüm bu nedenlerle, Jeffersonianlar ve ve Jacksonianlar (tarihçilerin efsaneleri aksine, ekonomi ve para teorileri konusunda olağanüstü bilgililerdi) kamu borundan nefret etmiş ve ona küfretmişlerdir. Nitekim, Amerikan tarihinde ulusal borç,  ilk kez Thomas Jefferson ve ikinci, kuşkusuz son, kez  Andrew Jackson tarafından olmak üzere, iki kez ödenmiştir.
Maalesef, yakında 4 tirilyon doları bulacak bir milli borcu ödemek bütün ülkeyi iflasa sürükleyecek. Gelecek yıl ABD’de de konacak 4 trilyon  tutarındaki vergilerin etkilerini düşünün. yeni vergileri konması sonuçlarını bir düşünün! Ya da bu kamu borcunu ödemenin yolu 4 trilyon tutarında yeni para basmak ya da banka kredisi yaratmak olacak- ki bu yıkıcı olurdu- Bu yöntem olağanüstü enflasyonist olurdu ve fiyatları roket hızıyla yüksetirdi, geliri aynı ölçüde artmayan tüm grupları mahvederdi ve doların değeri yok olurdu. Almanya’nın 1923’te yaptığı ve o zamandan beri özellikle üçüncü dünya ülkeleri olmak üzere sayısız ülkede yaşanan bu durum özünde hiperenflasyondur.Eğer bir ülke borçlarını ödemek için parayı şişirirse, fiyatlar yükselecek ve dolayısıyla alacaklıların alacağı dolar, mark ya da pesolar, asıl borç verdikleri dolar, mark ya da pesodan çok daha az değerli olacak. Bir Amerika’lı 1914’de 10,000 mark tutarında Alman tahvili satın alırken, bu tahvil birkaç bin dolar değerinde idi; 1923’lerin sonlarına gelindiğinde ise bu 10,000 mark bir sakızdan daha değerli değildi. O halde enflasyon, kamu borcu nu inkar etmenin gizli ve korkutcu boyutta yıkıcı bir yoludur; yıkıcıdır, çünkü bireylerin ve işletmelerin ekonomik kararlarının bağlı olduğu para birimini mahveder.
O zaman, ben kamu borcunu tek darbede ödemek için sert gözüken ama daha az yıkıcı bir yol öneriyorum: Borcu düpedüz inkar etmek. Şu soruyu düşünün: Neden yoksul, hırpalanmış Rusya ya da Polonya ya da eski komünist ülke vatandaşları, önceki komünist liderlerinin yüzünden borçla kuşatılsınlar? Komünist düzende adaletsizlik açıktır: vatandaşlar özgürlükleri için mücadele ederler ve serbest piyasaya göre ekonomi, eski canavar egemen sınıf tarafından borçları ödemek için vergilendirilmelidir. Fakat bu adaletsizlik sadece normal kamu borcundan bir derece farklıdır. Buna karşın, neden Sovyetler Birliği Komünist hükümeti nefret ettikleri ve devirdikleri Çarlık hükümetinin akdettiği borçlarla bağlı olmalıdırlar? Ve bugün biz, mücadele veren Amerikan vatandaşları neden geçmiş iktidar seçkinleri tarafından yaratılan borçlarla sınırlandırılmış olmalıyız? Geçmişte siyahlara kölelik yüzünden “tazminat” ödemeye ikna edici argümanlardan biri. İyi de biz yaşayanlarız, köle sahibi de değiliz. Benzer şekilde, biz yaşayanlar, geçmişte ya da şimdi Washingtondaki politikacılar ve bürokratlar tarafından yapılan borçların sözleşmelerini de imzalamadık.
Tarihçiler ve halk tarafından büyük ölçüde unutulmuş olsa da, kamu borcunu reddetmek  Amerikan geleneğinin sağlam bir parçasıdır. Eyaletlerde borç tanımamanın ilk dalgası 1837 ve 1839 yıllarındaki paniklerden sonra, 1840ların sonunda geldi. Bu panikler, Birleşik Devletler’in ikinci bankası Whig işleyişi tarafından körüklenen büyük enflasyonist patlamanın sonucu idi. Büyük ölçüde Whig’s tarafından yürütülen birçok hükümetin ve enflasyonist kredi dalgasının sürüşü, büyük bir kısmı savurgan kamu işlerine (üstü kapalı bir şekilde  iç gelişmeler denir) ve enflasyonist bankaları yaratmaya giden borcu yüzdürdü. 1830’lardaki 10 yıllık bir sürede, eyalet yönetiminin borç bakiyesi 26 milyon dolardan 170 milyon dolara yükseldi. Söz konusu hisse senedi ve tahvillerin çoğu İngiliz ve Hollandalı yatırımcılar tarafından finanse edilmiştir.
1840’lardaki panikleri izleyen deflasyon süresince, eyaletler borç olarak aldıkları dolarların geri ödemesinin, aldıkları dolarlardan çok daha değerli olduğuyla yüzleştiler. Şimdi büyük ölçüde Demokratların ellerinde olan birçok eyalet, bu borçları reddettikleri için ya da düzenlemeleri tamamen ya da kısmen, orantılı olarak küçültmeleri nedeniyle krize girdiler. Özellikle, 1840lı yıllarda 28 Amerikan eyaleti, 9’u hiçbir kamu borcu olmayan görkemli bir konumda idi, ve 1’i (Missouri’nın borcu) ihmal edilebilirdi, ve kalan 18’in 9’u kesinti olmadan kendi kamu borcunu faizleriyle ödedi ve diğer 9’u (Maryland, Pennsylvania, Indiana, Illinois, Michigan, Arkansas, Louisiana, Mississippi ve Florida) mükellefiyetlerinin tümünü ya da bir kısmını reddetti. Bu eyaletlerden dördü, faiz ödemelerini yıllarca yapamadılar; kalan beşi ise (Michigan, Mississippi, Arkansas, Louisiana ve Florida) tümüyle ve kalıcı olarak ödenmemiş kamu borçlarını reddettiler. Her borç tanımamada olduğu gibi sonuç, borcu ödeyemeyen ya da reddeden eyaletlerde vergi mükelleflerinin sırtından büyük bir yük almış oldu.
Ahlak ya da sözleşmenin kutsallığı argümanı bir yana, böyle bir inkarın felaket olduğuna dair standart ekonomik argüman, önceden kararlaştırılan borcu reddeden bir hükümete hangi aklı başında insan tekrar borç verir? Ama etkili karşı iddia nadiren de olsa kabul edilmiştir: neden daha fazla özel sermaye, hükümetin sıçan delikleriyle al aşağı edilsin? Bu tam olarak inkarın başlıca argümanlarından birini teşkil eden gelecekteki kamu kredilerini kurutuyor, bu da halkın tasarruflarını savurganca imha eden önemli kanallardan biri faydalı bir şekilde kuruyor demektir. Bizim ne istediğimize gelirsek; özel işletmelerde bol tasarruf ve yatırım, ve yalın, sade, düşük bütçeli, minimal devlet. Halk ve ekonomi, ancak hükümetleri aç ve cılız olduğu zaman, şişman ve müreffeh olabilir.
Eyaletlerin borç inkarındaki bir sonraki büyük dalga, Kuzey’in işgali ve kalkınmanın sürmemesi üzerine, Güney’den geldi. 1870lerin sonlarında ve 1880lerin başlarında, Sekiz Güney eyaleti (Alabama, Arkansas, Florida, Louisiana, Kuzey Carolina, Güney Casolina, Tennessee ve Virginia) kalkınma dahilindeki, ilkeleri olmayan radikal Cumhuriyetçi bozuk ve savurgan hükümetler tarafından kendi vergi mükelleflerine yutturulan borcunu ödemeyi reddettiler.
Peki şimdi ne yapılabilir? Mevcut federal borç 3,5 trilyon dolar. Yaklaşık 1,4 trilyon veya %40’ı, bir ya da başka bir devlet kurumu tarafından sahiplenilmiş durumda. Bir vatandaşın federal hükümetin bir kurumu tarafından sahiplenilmişbir borcun anaparasını ve faizini ödemesi için, federal hükümetin bir kolu tarafından (IRS) vergilendirilmesi çok saçma. Bu, bu borcu kolayca iptal etmek için, mükellefe büyük miktarda bir para katacak ve yedek tasarrufları daha sonraki israflardan koruyacaktır. Sözkonusu borç, basbayağı gerçeği maskeleyen bir muhasebe kurgusudur ve mükellefe ceza kesen uygun bir kılıf hazırlar. Böylece, birçok insan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun primlerini aldığını, belki de sağlam bir yatırımla değerlendirdiğini ve 65 yaşını doldurduklarında sigortalı vatandaşlara geri ödediğini” düşünür. Hiçbir şey gerçekten bu kadar uzak olamaz. Gerçekte, sigorta ya da özel sigorta sisteminde olmaı gereken gibi bir “fon” yoktur. Federal hükümet açıkça genç insanların “prim”lerini (vergilerini) toplar, bu primleri hazinenin genel giderlerinie harcar, ve sonra bu kişi 65 yaşına geldiğinde, bu kişiye “sigorta parası”nı ödemek için bir başkasını vergilendirir. Belki de Sosyal Güvenlik, Amerikan siyasetinin en saygın kurumu ve aynı zamanda en büyük raketi. Bu, basitçe, federal hükümet tarafından kontrol dev bir Ponzi şemasıdır. Fakat gerçek Sosyal Güvenlik idaresinin devlet tahvillerini satın almasıyla maskelenir, hazine daha sonra bu fonları dilediği yere harcar. Yani, işin aslı, Sosyal Güvenlik idaresi, portföyünde devlet tahvilleri bulundurmaktadır, Amerikan vergi mükelleflerinden faizleri toplar, sigorta işini meşru göstermek için maskelemeye izin veririr.
Federal kurumlar tarafından elde tutulan tahvillerin iptali, federal borcu %40 oranında azaltır. Ben, tüm borcumu ödememek için apaçık inkar etmeyi savunuyor olsaydım, ve senetlerin oldukları yerlere düşmesine izin verseydim; bunun görkemli sonucu federal harcamalarında 200 milyar dolarlık ani bir düşüş ve vergilerdeki kesinti için en azından bir mücadele şansı olurdu.
Ama eğer bu düzenin çok acımasız olduğu düşünülürse, neden federal hükümet de herhangi bir özel iflas (Bölüm 11 hakkındakileri unutarak) gibi tedavi edilmesin? Hükümet bir organizasyondur, öyleyse neden bu örgütün varlıkları tasfiye edilip, alacaklılarına (devlet tahvillerini ellerinde bulunduranlara) orantılı olarak hisse payları ödemiyor? Bu çözümün mükellefe hiçbir maliyeti yoktur ve dahası, yıllık faiz ödemelerinde 200 milyar dolarlık rahatlama getirecektir.  Amerika Birleşik Devletleri hükümeti varlıklarını elden çıkarmaya zorlanmalı, onları açık artırmaya çıkarmalı ve alacaklılarına gereğince ödeme yapmalıdır.  Hangi hükümet varlıklarını? TVA’dan (Tennessee Valley Authority) ulusal topraklara ya da Postane gibi çeşitli yapılara kadar birçok varlık söz konusu. Langley, Virginiadaki büyük çaptaki CIA merkezi, Beltway’deki tüm iş gücüne konut oluşturmaya yetecek kadar iyi para eder. Belki de Birleşmiş Milletler’i Amerika Birleşik Devletleri’ nden kovup, arsa ve binalarını ıslah edebilir ve bunları Doğu Yakası’nın zenginlerine lüks evler yapmaları için satabiliriz. Bu sürecin bir diğer getirisi de, batı Amerika’nın devletleştirilmiş arazileri ve Amerikanın geri kalanı için büyük bir özelleştirme olacaktır. Bu borcu tanımama ve özelleştirme kombinasyonu, vergi yükünün azaltılması, mali sağlamlığın kurulması, ve Amerika Birleşik Devletleri’nin özelleştirilmesine yönelik uzun bir yol demektir.
Bu yolu gitmek için, ilk olarak biz kamu ve özeli birbirine karıştıran batıl zihniyetten kendimizi kurtarmalıyız, ve hükümet borcunu iki meşru mülk sahibi arasındaki bir üretim sözleşmesiymişçesine ele almalıyız.
Original Article: http://mises.org/daily/1423
Çeviri: Burcu Boyalı